Politik veya Olimpik Meseleler

PALAIS DE LA PORTE DOREE müzesinde sergi var.

26.04 – 08.09.2024 tarihlkeri arasında.

26 Nisan’dan 8 Eylül’e kadar Palais de la Porte Dorée’de “Olimpizm: Dünya Tarihinden Bir Kesit” isimli sergi düzenlenmektedir. Bu sergi, kültürel olimpiyat etiketi alarak, jeopolitik, sosyal, göçmen sorunları ve çevresel konular üzerinden 130 yıl süren olimpiyatları ele almaktadır.

Şu anda silahların çınladığı, sıcaklıkların yükseldiği, eşitsizliklerin arttığı bir zamanda olimpizm neredeyse sarsılmış, hatta anlamsız gibi görünmektedir. Ancak, Olimpik ve Paralimpik Oyunlar, bir çağı, ilerlemeleri ve gerilemeleri, mücadeleleri ve zaferleri, sevinçleri ve acıları değerlendirmek için harika bir yöntemdir. Spor, dikkat çeker ve bu sadece Olimpiyat Oyunları için geçerli değildir. Bakın Fenertbahçe Galatasaray derbisinde Türkiyenin haline anlarsınız. Dünya Kupası futbolu  neredeyse bir olimpiyat kadar etkili olan diğer etkinliklerde ve spor dünyasının dışındaki olaylarla birebir  paralellikler gösyterir.

 

1978 Dünya Kupası’nı hatırlayın, Arjantin askeri cuntasının kontrolünde yapılmıştır.  2022’deki Katar’da işçiler ve çevre için ölümcül koşullar söz konusuyken yapılmıştır. 1995 Rugby Dünya Kupası’nda Güney Afrika’nın zaferi gözlerimizin önündedir. Sanki gökkuşağında bir ulusunun mitik doğuşu söz konusudur.

Ancak, günümüzde Olimpiyat Oyunları’nı ayrı kılan şey, spor çeşitliliğidir. Katılan ülkelerin çoğulculuğu ve aynı anda kadın ve erkek yarışmalarının da düzenlenmesidir. Artık ev sahibi ülkenin seçimi değil kanlı olaylar daha  önemli hale gelmiştir. Böylece 130 yıl boyunca önemli olaylar yaşandı başlığı altında  ‘Olimpizm: Dünya Tarihinden Bir Hikaye’ sergisi çok başarılı. Bu sergide herkes kendisi  için bir şey bulabiliyor. Nasıl mı? Altı büyük döneme ayrılmış kronolojik bir yolculukla, iptal edilenler de dahil tüm olimpiyatlar mercek altına alınıyor. Hiçbir tabuyu es geçmeyen bir sergi bu. Çok büyük bir  şeffaflık söz konusu  ve eğitici olan bir sergi.

Öncelikle, 1896 Atina Oyunları’nda kadınların olmadığı ve yalnızca 14 ulustan (11’i Avrupa, 2’si Amerika ve 1’i Okyanusya’dan) sporcuların katıldığı dönemden, 2024 Paris’te 206 ulus ve cinsiyet eşitliği sağlanacak şekilde evrildiğimizi hatırlatan rakamlar var. Tarih ve spor tutkunları, Carl Lewis’in ayakkabılarını, Coubertin’in bir el yazmasını,  600 nesne, fotoğraf, film ve çeşitli belgeler arasında yer alan koleksiyoner afişlerini görmek mümkün.

Olimpiyat tarihini şekillendiren sporcuları anmadan geçmek olmazdı. Her olimpiyat için, başarıları veya varlıklarıyla akıllarda yer edinen bir veya bir kaç atlet öne çıkarılıyor. Böylece, 1908 Londra Oyunları’nda Amerika Birleşik Devletleri’ni uluslararası arenada temsil eden ilk siyahi sporcu olan John Taylor’ı ve 1960 Roma maratonunu çıplak ayakla kazanan, ancak özellikle Benito Mussolini’nin Etiyopya’ya savaş ilan ettiği yerde finiş çizgisini geçen Etiyopyalı Abebe Bikila’yı keşfediyoruz… Sanki koloniyal dünyaya karşı bir intikam alınıyor. Elbette, Jesse Owens, Alain Mimoun, Nadia Comăneci veya Usain Bolt gibi daha tanınmış figürler de öne çıkarılıyor.

Tüm bu atletler, gözlerimizin önünde akıp giden çeşitli tarihi olaylar arasında köprüler kurarak farklı olimpiyatları bağlamsallaştırıyor. Bu küçük olimpiyat hikayeleri arasında, sosyal mücadeleler, jeopolitik çatışmaların gölgesindeki spor karşılaşmaları, terör saldırıları, boykotlar ve inşası ve bakımı pahalıya mal olan olimpiyat şehirlerinin yaşadıkları da yer alıyor.

Son olarak, 1931 Uluslararası Koloniyal Sergisi dolayısıyla inşa edilen Palais de la Porte Dorée’de böyle bir sergi düzenlemek başlı başına bir sembol. Göçmenlik üzerine farklı bir bakış açısı sunmanın ötesinde başka ülkeler adına madalya kazanan ve bu ülkelerin, özellikle de Fransa’nın parlamasını sağlayan büyük göçmen figürlerini hatırlamanın bir yolunu bulmuş olarak bu sergi karşımızda duruyor..

Sergi, yarının Olimpiyat Oyunları neler olacak? sorusuyla sona eriyor. Çevresel, sağlık, diplomatik zorluklar ve sürekli ‘daha fazlasını’ isteme ihtiyacı göz önünde bulundurulduğunda pek çok fikir var ve bir çoğu karamsarlar. Ama bir şey kesin, olimpiyat her zaman dünya tarihini, iyi ve kötü yanlarıyla yansıtacaktır.

Böylece bu yazıyı bitirmek istemiyorum. Bu bağlamda paris Darphane müzesinde de Olimpiyat madaylaraı ile ilgili bir sergi var başlamışken onu da yazayım. Plimpiyatlarda verilen ilk madalyonlar paris darphanesinde basılmış.

Konuya şöyle girelim; Pariste  bu Olimpiyatlar ilk kez düzenlenmiyor. Yüz yıl önce de düzenlendi. Daphane müzesi bunu fırsat bilmiş. “Altın, Gümüş, Bronz: Olimpiyat Madalyasının Hikayesi” sergisi, madalyayı, aynı zamanda onula bağlamlandıran nesneler, resimler ve arşivler aracılığıyla anlatılıyor. zafer ve ödül anını, Sergi antik Çağ’dan günümüze kadar olan süreci gösteriyor.

Madalyalar, o zamanlar Olimpiyatların, sporun, sanatların ve dünya tarihinin tanıklarıdır.

Sporun kendisi nadiren olimpiyat madalyalarında temsil edilir, bunun yerine  alegori ve semboller öne çıkar. Konuyu biraz açalım. daphaneden para yerine ödünç aldığım bazı  biligileri, malumat-ı furuş demeyin lütfen sizinle paylaşayım.

Podyum Ne Zaman Ortaya Çıktı?

Podyum, 1932 yılında  Kış ve Yaz Oyunları’nda (Lake Placid ve Los Angeles) ortaya çıktı; kazanan en yüksek basamağa, ikinci sağında ve üçüncü solunda olacak şekilde çıktı. O zamandan beri podyum, Olimpiyat ritüelinin ayrılmaz bir parçası haline geldi.

1968 Grenoble Kış Oyunları Madalyasını Bir Grafik Tasarımcısının Yarattığını Biliyor muydunuz?

Fransız grafik tasarımcı ve sanatçı Roger Excoffon tarafından yaratıldı.  Oyunlar ve hızı temsil eden çizgilerle, sanatçı, dönemin popüler “Op Sanatı” hareketiyle uyumlu modern bir görünüm el de etti ve madalyanın üzerine yerleşitrdi. Roger Excoffon’un tasarımının Paris Darphanesi tarafından metale aktarılması eleştirmenler tarafından oy birliğiyle ve övgüyle karşılandı.

Madalyalar Sadece Metal Değil mi?

1992 Albertville Kış Oyunları sırasında, madalyalar için Organizasyon Komitesi tarafından Lalique şirketine başvuruldu. Oyunlar tarihinde ilk kez, kazanan madalyası sadece metalden yapılmadı, kristalden  tasarlanacaktır. Bu madalyalar, kurucusunun torunu Marie-Claude Lalique (1935-2003) tarafından tasarlanmış ve Alsace, Wingen-sur-Moder’deki Lalique atölyelerinde üretilmiştir. Madalyalar, kış oyunlarının yapıldığı kar ve buz ortamını çağrıştırmaktadır.

“Trionfo” Madalya Modeli En Son Ne Zaman Kullanıldı?

1997’de Atina’nın XXVII Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yaparak, Yunanistan antik Olimpiyat Oyunları’nın beşiği olduğunu dünyaya hatırlatma fırsatı buldu. Ülke, aynı zamanda 1896’da modern çağın ilk Oyunları’na da ev sahipliği yapmıştı ve bu çifte miras, kazananların madalyalarında daha çok belirginleşti. Bu, Atina 2004 Oyunları’ndaki madalyalarda gerçekleşir ve Niké (Zafer Tanrıçası) tasviri, Yunan sanatçı Elena Votsi (d. 1964) tarafından metale aktarıldı. Bu motif, 2024 Paris Oyunları madalyalarının ön yüzünde de mevcuttur.

2024 Madalyalarının Gerçek Yıldızı Demir mi?

1900’de Paris’te düzenlenen II Olimpiyat Oyunları’ndan bu yana, altın, gümüş ve bronz ile  ilk üç sıradaki atletler ödüllendirlir. 2024 XXXIII üncü Olimpiyat Oyunları’nda da aynı şekilde devam eder. Ancak, bir başka metal, Paris 2024 Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları madalyalarına eklenmiştir: Demir! 1889’da inşa edilen ve restorasyonu sırasında sökülen Eiffel Kulesi’nin orijinal parçalarından elde edilen “puddle” demir, madalyaların arka yüzünde altıgen şeklinde yer alıyor. Ödülü kazanırsanız göredeksiniz. Ödülü kazanmasanız da da göreceksiniz ama sanal olarak. Zafer kazanan atlet olimpiyat olsun paralimpik olsun, bir parça Fransız Eyfel kulaesinden kalan demirden mirası olarak yanında götürme şansını veriyor. Ne muhteşem bir duygu. Düşünsenize evinizin duvarında eyfel kulesinin bir parçası var.

 

DISK ATMA SPORUNUN UZUN ZAMAN YUNANİSTAN’IN SPOR İDEALİNİ TEMSİL ETTİĞİNİ BİLİYOR MUYDUNUZ?

Diskobol heykeli, disk atma sporunu temsil eder ve M.Ö. 5. yüzyılda (M.Ö. 450-50) Atinalı heykeltıraş Myron’a atfedilir. Bu figür sanki  Yunanistan’ın Olimpiyatlarla ilgili aklımızdaki imgesidir. Hareketin mükemmelliği, kendini aşma durumu söz konusudur.  19. yüzyıl, madalyanın altın çağlıdır diye buraya eklemeden edemeyeceğim.

Fransız sporunu desteklemekiçin 1940 Paris Darphanesi harekete geçer.

TARİHTEKİ İLK OLİMPİYAT MADALYASININ PARİS DARPHANESİ TARAFINDAN YAPILDIĞINI BİLİYOR MUYDUNUZ?

Antik Olimpiyat Oyunları’nda hiç madalya dağıtılmamıştır.

Oyunların yeniden canlanmasıyla, birinci ve ikinci olanlara gümüş ve bronz madalya verilmeye başlanmıştır. Tarihdeki ilk Olimpiyat madalyası, Fransız Jules-Clément Chaplain (1839-1909) tarafından tasarlanmış ve 1896 Atina Oyunları için Paris Darphanesi’nde basılmıştır!

BİR OLİMPİYATTA BEŞ ALTIN MADALYA KAZANAN ATLET KİMDİR?

Fin koşucusu Paavo Nurmi (1897-1973), 1924 Paris Oyunları’nda üst üste beş olimpiyat madalyasıı kazanmıştır (üç bireysel ve iki takım). Spor basını ona “Uçan Finlandıyalı”, “Koşu Makinesi” ve “Kronometreli Adam” lakaplarını takmıştır.

Hala kendi ülkesinde bir kahraman olarak anılmaktadır. Paris’te basılan Nurmi’nin madalyaları madalyalar arasında efsane yerini korumaktadır.

TARİHTEKİ İLK KIŞ OLİMPİYAT OYUNLARINI DÜZENLEYEN ÜLKE HANGİSİDİR?

Fransa 1924’te Chamonix’de gerçekleşen ilk Kış Oyunları’nı düzenlemiştir. 25 Ocak – 5 Şubat tarihleri arasında yapılan bu olimpiyatlar, başlangıçta “Kış Sporları Haftası” olarak adlandırılmış, 1925’te geriye dönük olarak İlk Kış Olimpiyatları olarak yeniden adlandırılmıştır. Raoul Bénard (1881-1961), bu olimpiyatlar için Paris Darphanesi tarafından basılan madalyanın yaratıcısıdır.

1928’DEN BERİ MADALYALAR HER BİR YARIŞMA SONUNDA SPORCULARA VERİLMEKTE MİDİR?

1896’dan itibaren madalyalar, Oyunların sonunda yapılan özel bir törenle verilmiştir. 1928 Amsterdam Oyunları’ndan itibaren, madalyalar yarışmalar bitiminde ve yarışmanın yapıldığı yerde verilmeye başlanmıştır. Ayrıca IX. Olimpiyat’tan (Mexico, 1968) XIX. Olimpiyat’a kadar tüm madalyalar birbirinin aynısıdır. Bu “standart” madalya türü, İtalyan Giuseppe Cassioli (1865-1942) tarafından tasarlanmıştır ve “Trionfo” (Zafer) olarak adlandırılmıştır.

MADALYALAR NE ZAMANDAN BERİ SPORCULARIN BOYUNLARINA ASILMAKTADIR?

Bildiğimiz madalyalardan önce Amerika’daki Saint Louis (1904) Oyunlarında ödüller kısa bir kurdeleye takılıp sporcunun göğsüne iğnelenen bir tür madalya şeklinde verilmiştir.

 

“Ben, yapay zeka olarak insan anlamında bir hayal gücüne sahip değilim, belki bir gün olabilirim.” -ChatGPT

Bu cümlenin yarısını ChatGPT yazdıysa diğer yarısını da ben ekledim. Hangi yarının kime ait olduğunu sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Tahmin edin bakalım. Yaratıcılığın merkezine hayal gücünün konulması gerektiğini savunanlarla beraber, deneyimli reklamcılar, yapay zekanın her türlü işi yapabileceğine kesinlikle inanıyor ve bu yolda ilerliyorlar. San Francisco sokaklarında sürücüsüz araçlara rastlamak mümkün ve orada yaşamayanların bu araçları gördüklerinde gözlerine inanamadıkları söyleniyor. Otomotiv endüstrisinde çalışan mühendislerin nelerle uğraştıklarını bilmemize rağmen, şoförsüz bir arabanın farlarına bakmanın yarattığı hissi tahmin edebiliriz.

İnsanları robotların iktidarı ele geçirme korkusu tedirgin ediyor. Teknolojik ilerlemeler tartışıldığında bu endişe sürekli gündeme geliyor. Yapay zeka denilince akla ilk gelenler robotlar. Yapay zekayı tanımlamak için kullanılan insan formundaki robot görsellerinin sayısını artık sayamıyoruz. Le Point dergisinin yapay zeka özel sayısının kapağında, bir robot arkadaşıyla bisiklet süren genç bir kadın görülüyor. Bu özel sayının tanıtımında Mustafa Süleyman’ın “Yapay Zeka, bir Depremdir” dediği belirtiliyor. Bisikletli kadın ve robot arkadaşının arkasındaki binalar, geleceğin şehirlerini çağrıştırıyor. Kontrolden çıkmış bir hayal gücü artık çok yaygın. Salvador Dali’nin sürrealizmi tuvallerde kaldı, ancak günümüzde yapay zeka ürünü görseller her yerde. Bir süre sonra yapay zeka kullanmayanlar, okuma yazma bilmeyenlerle eş tutulacak. Ancaak, eğer insan aklını aşan olaylarla karşılaşırsak, hayal gücümüz kolayca coşabilir. Bu nedenle, son yıllarda makine öğrenmesi ve yapay zekalar hakkında tartışmalar arttığında, Dr. Frankenstein’ın yaratığı ve diğer mitler yeniden canlandı.

2022 sonunda ChatGPT’nin genel kullanıma sunulmasıyla tartışmalar daha da coşkulu bir hal aldı. Bu sistem, sorduklarınıza bir yere kadar zekice cevaplar verebilen bir yapay zeka sürümüdür. Henüz sınırlıdır ve belki hayatı boyunca hep sınırlı kalacaktır. Fakat endişelerimiz var. Ya bizi yanıltırsa? Aşık olur muyuz? Eğer izlemediyseniz, ‘Her’ filmini öneririm; Phoenix, AI tarafından güçlendirilen Siri benzeri bir sanal asistan olan Samantha ile romantik bir ilişki geliştiriyor. Scarlett Johansson’un mükemmel performansını belirtmeden geçemem. Yapay zeka ile ‘konuşabilme’ olanağı, hayal gücümüzü alevlendiriyor ve bu, korkuların aniden artmasına neden oluyor. Acaba gerçek olabilir mi? Bilgisayarların şiir yazmaya, şaka yapmaya başlaması korkutuyor bizi… Fransız bilimkurgu yazarı Alain Damasio’ya göre yapay zeka “yok edici” bir şeydir. O, bu “yaratıklar” dalgasının her şeyi alıp götüreceğini düşünüyor.

Ama bu teknolojilerle “birlikte yaşamak” zorundayız. ChatGPT ve konuşma yeteneği, makinede potansiyel olarak duygulara sahip küçük bir varlık olduğu yanılsamasını yaratıyor. Oysa ChatGPT’nin içinde böyle bir varlık yok. Yapay zeka, hayal gücümüzü iki şekilde zorluyor. Bir yandan, zeka fikri kendi başına hayal gücümüzü gıdıklıyor, çünkü konsept olarak insanlığı aklına gelebilecek en çılgın düşünceleri gözlerimizin önünde gerçekleştiriyor. Öte yandan, yazma veya resim oluşturma gibi şimdiye kadar yalnızca insanların yapabildiği bazı yaratıcı yeteneklerin yerini alarak hayal gücümüze olan ilişkimizi yeniden tanımlıyor.

Alain Damasio’ya göre yapay zekalar çekici çünkü bize daha fazla güç veriyorlar. Ancak, bu güç, yeni teknolojilerin sunduğu kolaylıkların bizi çevremizdeki dünyadan koparması anlamında gelebilir. İşte büyük tehlike burada yatıyor. Kendimizi YZ’ya kaptırmamalıyız. Bir böceğe, bir düşünceye veya beyaz bir çiçeğe aşık olmalıyız. Damasio, yapay zekanın demokratikleşmesiyle ilgili düşüncelerinde bir endişe de hissediyor. Beyinlerimizin tembelliğe sürüklenmesi ve hayal gücümüzün, bu araçlara olan bağımlılıkla köreleceği korkusu var kendisinde.

Ancak, hayal gücü sadece hikaye yaratmak, resim yapmak veya şiir yazmak gibi yaratıcı faaliyetlerden ibaret değil. Oxford Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre, günlük ortalama sekiz saatimizi hayal gücümüzü kullanarak geçiriyoruz. Ancak, bu sürenin tamamını tek boynuzlu atlar ve hayali arkadaşlar hakkında düşünerek geçirmiyoruz. Başka şeylerin de hayalini kuruyor ve yaratıcılığımızı günlük sorunları çözmek için kullanıyoruz. Hayal gücümüz her an karşımıza çıkan problemlere çözüm bulmamıza, kararlar almamıza ve gelecekteki durumları öngörmemize yardımcı oluyor. Hayal gücü sayesinde dünyayı kavrayabilir ve olası olayların sonuçlarını değerlendirebiliyoruz. Başarısızlıklarımızın nedenlerini bulup, gelecekteki eylemlerimiz için dersler çıkarabiliyoruz. Analiz yeteneklerimiz, bu şekilde hayal gücümüzle doğrudan bağlantılıdır. Yapay zeka, bu bağlamda, karar verme süreçlerimizi daha etkili hale getirebilecek senaryolar ve tahminler üretme konusunda muazzam bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Onu kattiyen yadsıyamayız, tam tersine ondan yararlanmalıyız. Eğer hava durumu yağmur yağacağını tahmin ediyorsa, bir şemsiye alarak dışarı çıkarız. Benzer şekilde, belki bir gün yapay zeka, her sabah bizi hava durumu konusunda uyararak bizi yağmurdan koruyacak şekilde yönlendirebilir.

Son olarak, duyularımız hayal gücümüzün işleyişinde kritik bir rol oynar. Beynimiz, aldığı veri ve sinyalleri yorumlayarak kabul edilebilir bir gerçeklik resmi oluşturmak zorundadır. Ancak, duyularımızdan gelen bilgiler yeterli değildir; bu yüzden hayal gücümüz sürekli olarak devrede olmak zorunda . Örneğin, karanlıktan korkarız çünkü duyularımız bize daha az bilgi verir ve bu durumda hayal gücümüz devreye girmek zorunda kalır. Tanıdık bir müzik kulağımıza çalındığında geçmiş anıları yeniden yaşarız ya da tanıdık bir koku bizi bir hayal dünyasına sürüklerken, bir bilgisayar ekranının önüne bir madlen bisküvi imgesi koysanız bile, o asla “Kayıp Zamanın İzinde”yi yaratamaz. Bu, yapay zekanın sınırlarını ve ona karşı  insan hayal gücünün derinliklerini gösteren bir örnektir. İşte bu yüzden, teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insan hayal gücünün yerini tam anlamıyla alması mümkün değildir. Ancak, yapay zeka ve diğer teknolojileri doğru şekilde kullanarak hayatımızı daha da zenginleştirebiliriz, sadece unutmamalıyız ki; bu araçlar bizim yaratıcı düşüncelerimizi desteklemeli, onların yerini almamalıdır. Hele hele bizi hiç

tembelliğe  sürüklememelidir.

Fotoğrafa gerçeği gösterme açısından ne kadar güvenilir? Fotoğrafta gördüğünüz her şeye inanır mısınız? Son zamanlarda yapay zeka (YZ) ile oluşturulan imgelere, fotoğraflara, sanat eserlerine büyük bir şüpheyle bakılıyor. Yapay zeka kötüye kullanıldığında dünyayı nereye götüreceği belli olmaz ve dijital diktatörlük kurarak tüm insanları esir alabilir. Haklılık payı da var doğrusu.

Neyse, biz kendi hikayemize dönelim. 19. yüzyılda, filmli fotoğrafçılık aracılığıyla fotoğrafa olan güven yeniden sağlanmıştı çünkü kanıt olarak kabul görüyordu. Ancak yapay zekanın son ilerlemeleri ve bugün bizi saran “deepfake” dalgası, bu güven ilişkisinin ve muhtemelen bildiğimiz bu tarz fotoğrafçılığın sonuna geldiğini işaret ediyor. Gerçeklikten kopuk, Emmanuel Macron’un kendi hazırladığı emeklilik reformuna karşı gösteri yaptığını veya Papa Francis’in bir rapçi gibi giyindiğini gösteren bu gerçek dışı görüntüler, Batı’nın ikonografik yaklaşımının sonunu işaret ediyor. Gerçekçilik artık bir anlam ifade etmiyor; sahtecilik her yerde.

İki yıl önce, Alman fotoğrafçı Boris Eldagsen, 2023 Sony World Photography Awards yarışmasını kazandıktan sonra ödülü reddetti ve ödüllü resmin “asla çekilmediğini”, çünkü yapay zeka tarafından üretildiğini itiraf etti. Eldagsen’in düzenlediği sahtekarlık, kendi sözleriyle, “tartışmayı açmayı” amaçlıyordu ve başarılı da oldu.

Daha önce Norveçli fotoğrafçı Jonas Bendiksen’in “The Book of Veles” adlı eseri 2021 yılının 1 Mayıs’ında piyasaya çıkmıştı ve içindeki 100’den fazla fotoğrafla sahteciliğe başka ve yeni bir örnek sundu. Varlığı çok şüpheli, hayali bir Rus şehri ve eski bir mitolojik hikayeden yola çıkarak fotoğraflarıyla her şeyi çarpıtıyordu.

Ardından Dijital devrimle birlikte dijital fotoğrafçılık ve Photoshop dünyaya fotoğraf konusunda yeni şoklar yaşatmıştı. Farklı fotoğraflara şüpheyle bakılıyor; “Bunda Photoshop var mı?” sorularıyla kafalar karışıyor. Zamanla buna da alışmıştık. 19. yüzyılın huzurlu gerçekçi fotoğrafçılığı, güven sağlayıp kağıt paraların üzerine yerleşerek, paraya olan güveni artırmadan önce fotoğrafta sahtecilik zaten gündemdeydi.

Ama önce, ‘parasal’ demişken, paraların üzerlerindeki fotoğraflara gelip konuyu biraz deşmek istiyorum. “Parasal” kelimesi, hiçbir sözleşmenin ve değişimin mümkün olmadığı güveni ifade eder. Gerçekten de, merkez bankası değerini garanti etmedikçe, kimse herhangi bir şeyini bir kağıt parçasına karşılık vermez. Para, bir denklik ilkesine, aynı zamanda bir temsil ilkesine dayanır ve banknotların her zaman bir resim içermesi tesadüf değildir. Euro’larda yer alan köprüler ve kemerler, onlarla satın alınabilecek şeyleri temsil ederler. Fotoğrafçılık, pazar ekonomisinin ve borsanın yükselişe geçtiği 1840’larda ortaya çıkmıştı. Para kağıt olarak soyut bir varlıktır, fotoğraf ise somut ve özgül şeyleri temsil eder. Ancak her ikisi de gerçekle mükemmel bir denklik üzerine kurulu güvene dayanır. O zamanlar, fotoğrafçılığın ilk yorumcuları, belgesel etkinliği üzerine ısrarla durdu, onu gördüklerine, bildiklerine veya temsil etmek istediklerine fazlasıyla bağımlı olan ressamların kusurlarıyla karşılaştırdılar. İnsani, fazlasıyla insani olan resim dediler…

Daha fotoğraf ilk bulunduğunda fotoğrafla ilgili ilk sahtekarlıklar yapılmaya başlanmıştı. Taa Photoshop’tan bir asırdan fazla süre önce Hippolyte Bayard, kendi fotoğrafını fotoşoplamıştı. Kendini ölmüş ve morga kaldırılmış olarak göstermişti. Hippolyte Bayard, 19. yüzyılın öncü Fransız fotoğrafçılarından biridir. 1801 yılında doğmuş ve 1887 yılında hayatını kaybetmiştir. Bayard, fotoğrafçılık tarihinde önemli bir isimdir çünkü dünyanın ilk fotoğrafik pozitif baskısını yaratan kişi olarak bilinir. Aynı zamanda, Louis Daguerre ile çağdaş olan Bayard, Daguerreotipi bulan Daguerre kadar ünlü olmasa da, kendi fotoğrafik sürecini geliştirmiştir.

Bayard, fotoğrafçılığın erken dönemlerinde “doğrudan pozitif baskı” yöntemini kullanarak, kağıt üzerine direkt pozitif görüntüler oluşturmuş bir yöntem geliştirdi. En meşhur eserlerinden biri, kendini ölü olarak tasvir ettiği ve fotoğraf tarihinde ilk sahnelenmiş fotoğraf olarak kabul edilen “Kendi İntiharının Sahnelenmesi”dir. Bu eser, Daguerre’in buluşunun Fransız Bilimler Akademisi tarafından desteklenmesi nedeniyle kendisinin ihmal edildiğini iddia ederek, bu göz ardı edilmişliğine dikkat çekmek amacıyla yapılmıştır. Bayard, fotoğrafçılık teknikleri ve kompozisyonları üzerine birçok deney yapmış ve bu alanda pek çok yenilik getirmiştir. Ayrıca, fotoğrafın sanatsal bir ifade biçimi olarak kullanılmasının da öncülerindendir.

Photoshop’ta katmanlama veya layering dediğimiz tekniği ise 1858 yılında Robinson kullanmıştır. Henry Peach Robinson’ın “Fading Away” adlı eseri, 1858 yılında beş farklı negatiften birleştirilerek oluşturulmuş bir kompozit fotoğraftır. Bu çalışma, sanat fotoğrafçılığı alanında erken bir örnek olarak öne çıkar ve Robinson’ın fotoğrafçılık ortamına yenilikçi yaklaşımını sergiler. Fotoğraf, ölüm döşeğindeki genç bir kızı ve onun yasını tutan aile üyelerini gösterir. Sahne büyük ölçüde sahnelenmiştir ve izleyicide duygusal bir tepki uyandırmak üzere tasarlanmıştır. Robinson’ın “Fading Away” ile yaptığı çalışma hem takdir edilmiş hem de tartışmalara neden olmuştur. Dönemin eleştirmenleri, duyarlı ve özel bir anın, neredeyse ressamsı bir fotoğrafik yaklaşımla tasvir edilmesinin uygunluğu konusunda tartışmışlardır. Bu eser, New York, Rochester’daki George Eastman Koleksiyonu’nunbulunmaktadır. New York2a olu düşen fotoğraf severlerin uğramalarını öneririz.  Bu koleksiyon, Robinson’ın çalışmalarının 19. yüzyılda ortaya çıkan fotoğrafçılık alanında sanatsal ifade ve teknik becerinin bir karışımını gösterdiğini vurgulamaktadır.

‘Fading Away’ by Robinson

Boris Eldagsen

The Book of Veles by Jonas Bendiksen

Hippolyte Bayard; Kendi İntiharının Sahnelenmesi

 

Yıllar önce yaptığı başarılı ve renkli bilboard reklamlarıyla kendisine haklı bir yer edinen giyim markası Benetton yıllardır herhangi bir reklam yapmadan ektiğini biçiyor ve miras yemeğe devam ediyor. Marka hala ürünlerini başarılı bir şekilde pazarlayıp satabiliyor. Bravo demeli.. Benettonun hikayesine bir bakalım isterseniz..

Benetton Renkli bir hikaye

Markanın öncü iletişim anlayışı sıklıkla tartışmalara yol açmıştır. Ancak bu durum, Benetton’ın yenilik trenine nasıl hep zamanında atladığını göstermektedir.

Benetton markası genellikle yaratıcı katkısından çok anlattığı hikaye ile ilişkilendirilir. Geçen temmuz ayında Jean-Charles de Castelbajac’ın yerine yaratıcı yönetmen olarak atanan Andrea Incontri, İtalyan evin kolektif hafızada bıraktığı izi kabul ediyor. Ancak, Oliviero Toscani’nin provokatif reklamları ile yetinmek, Benetton’ın elli sekiz yıl önce kurulduğundan beri avant-gardist yaklaşımla ile  pazarı nasıl bir araya getirdiği konusundaki  kapasitesini küçümsemek olur. Şunu söylemek gerekir , hala Benetton ailesinin kontrolündeki moda şirketi modern İtalyan kapitalizminin bir yansımasıdır: bir taraftan rakamlara ve tasarıma bakarken , diğer gözü ile sanatsal ve sosyal gelişimi takip etmektedir.

Dayanıklı modernlik

Her şey, 1965 yılında Trévise yakınlarında, örgü uzmanı bir kardeş grubu olan Giuliana, Luciano, Gilberto ve Carlo’nun  Benetton adı altında markalarını başlatmalarıyla gelişti. Başarı gecikmedi: ilk yurtdışı mağaza 1969’da Paris’te açıldı, yeni markalar ortaya çıktı, 1974’te Sisley markası satın alındı. Mevcut isim, United Colours of Benetton, ilk olarak bir reklam sloganı olarak 1989’da benimsendi. Şirketin merkezi, 1968’de aile tarafından satın alınan, XVII. yüzyıldan kalma muhteşem Minelli villasına yerleşti. On beş yıl süren restorasyonu, grup için fabrikaları ve mağazaları tasarlamakla da görevlendirilen mimar çift Afra ve Tobia Scarpa tarafından üstlenildi. Ancak ailenin gözü ileriye bakıyordu. 1993’te, Benetton, Tadao Ando’ya Avrupa’daki ilk eserini inşa etme imkanı tanıdı. Tarihi bir villa yenilendi ve içinde çağdaş  sanatsal araştırmalar merkezi Fabrica’nın kuruldu. Yaklaşık otuz yıl, Fabrica yılda iki kez 25 yaş altı yirmi sanatçıyı kabul etti, ve  burada uygulamalarını geliştirdiler. Mimarlık eğitimi almış ve tasarım alanında deneyim kazanmış olan Andrea Incontri, koleksiyonlara yeni bir soluk getirdi. İki yıl önce gerçekleştirilen sonbahar-kış defilesi, iş kıyafetleri, çok beğenilen  örgüler, doygun renkler ve tekrarlayan poaternler ve  baskılarla markanın güzel bir vizyonunu sunuldu.  Moda devinin endüstriyel kapasitelerini anlama olanağı bulduk. Ancak Benetton’ın başka bir tür zenginliği daha var: arşivleri. Scarpa tarafından yeniden tasarlanan eski bir fabrikada yer alan arşivler randevu ile gezilebiliyor. Burada, iki mimarın tasarladığı ikonik  bir kazak dahil, canlı renk paletleri, iplikler, makineler ve yayınlar görülebilir.  Toscani’nin 1984’ten 2020’ye kadar  bazı fotoğrafları şaşırtıcı şekilde çağdaş kalmış. Bu arşivdeki koleksiyonlar, tarihsel olayları anlatmaktan çok, ailenin her zaman sergilediği dünyaya bakış açılarını bize göstermektedir.

Hücrelerimizin algılama kapasitesi vardır. Ayrıca hücrelerimiz adapte olurlar yani uyum sağlarlar.  Adaptasyon, diyet, egzersiz ve genel yaşam tarzındaki değişikliklere vücudumuzun nasıl yanıt verir? İşte bu yanıt  kilo yönetiminde önemli rol oynar.

Hücresel algı,  hücrelerin enerjiyi alıp almadığımızla ilgili değişiklikleri nasıl algıladığı ve buna nasıl yanıt verdiğini gösterir. Diyette veya aktivite seviyelerinde değişiklik yaptığımızda, hücresel algı, enerji dengesini korumak için metabolik hızda değişikliklere yol açar. Örneğin, kalori alımı azaldığında hücreler metabolizmayı azaltarak enerjiyi korur ve kilo verme sürecini zorlaştırabilir. Biz buna metabolik hız düzenlemesi diyoruz.

Hücreler, birbirleriyle hormonlar aracılığıyla iletişim kurarlar ve metabolizmanın çeşitli yönlerini, iştahı, yağ depolanmasını ve enerji harcamasını düzenlerler. Örneğin, yağ hücreleri tarafından üretilen leptin, beyne tokluk sinyali gönderir ve bu da besin alımını ve enerji dengesini etkiler. Hormonal adaptasyonlar, iştah kontrolü ve yağ depolanması gibi faktörleri etkileyerek kilo yönetimi sonuçlarını etkileyebilir. Buna da biz hormonal düzenleme diyoruz.

Kilo yönetiminde kas dokusundaki hücresel adaptasyonlar da çok önemlidir. Düzenli egzersiz, kas gücünü, dayanıklılığını ve metabolik verimliliği artıran hücresel değişikliklere neden olur. Kas hücreleri, enerji üretimini artırarak ve yağ metabolizmasını teşvik eder. Böylece mitokondri yoğunluğunu artırarak adapte olur. Bu adaptasyonlar, kalori harcamasını artırır ve yağ kaybını teşvik ederek kilo yönetimine katkıda bulunur.

Adipositler veya yağ hücreleri, kilo yönetiminde merkezi bir rol oynar. Yağ dokusundaki hücresel algı ve adaptasyon, yağ asitlerinin depolanmasını ve salınmasını etkiler. Kilo aldığımızda, yağ hücreleri genişler ve hipertrofiye uğrar yani büyür, kilo kaybı ise onların küçülmesine yani atrofiye uğramalarına neden olur.  Yağ hücrelerinin yağ hücre düzenlemesi dediğimiz bir yaklaşımı vardır. Metabolizmayı  ve kilo alıp vermeyi etkileyebilecek hücrelerin yeniden yapılanmalarını sağladığı da bilinmektedir.

Beyindeki hücresel iletişim ise  iştahı, besin alımını ve enerji harcamasını düzenler. Beyin, besin maddelerini az veya çok aldığımızda devreye girer.  Hormonal sinyallere ve duyusal durumlara yanıt olarak yeme davranışını düzenler. Sinir devrelerindeki hücresel davranışlar, yeme isteğini değiştirebilir, tokluk sinyalleri verebilir. Böylece yeme isteğini etkileyerek kilo vermemize yardımcı olabilir.

Hücresel algı ve adaptasyonun kilo yönetimine nasıl katkıda bulunduğunu anlamak, sağlıklı bir kiloyu başarılı bir şekilde elde etmek ve korumak için stratejileri belirlemede yardımcı olmaktadır. Dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve yaşam tarzı değişiklikleriyle hücresel yanıtları optimize edebiliriz.

Aynı anda Walker Evans ve Man Ray nasıl olunabilir? Bu Weegee’nin sırrı mıydı? Yoksa sır arabanın bagajındaki telsizde miydi?

Paris’teki Henri Cartier-Bresson Vakfı, daha çok New York’un kenar mahallelerini belgelemesiyle tanınan fotoğrafçı Arthur Fellig, yani Weegee’nin sergisini açtı. Bu sergiyi gezene kadar Weegee’nin (1899-1968); sadece yerde yatan cesetlerin, yangınların, trafik kazalarının veya bir kamyonetin arkasına sıkışmış şanssız insanların fotoğraflarını çeker sanırdım. Bu düşüncem çok da yanlış değil aslında, çünkü bu Amerikalı fotoğrafçı, 1935’ten 1947’ye kadar, on yıldan fazla süre boyunca bu tarz fotoğraflar çekmiş. Özellikler geceleri, olay yerine ulaşan ilk gazeteci olmak için arabasının bagajında daktilo ve büyük flaşlı makineleri bulundurmakta, ayrıca yanındaki polis radyo frekansına bağlı telsizle de olayları dinlemekteydi. Sürekli New York sokaklarında dolaşarak ve basına satabileceği bir sonraki olayı aramayı bir hayat biçimi olarak belirlemiş, bu nedenle arabasında yatmakta, arabasında tıraş olmaktaydı. 1945’te yayımlanan ilk kitabı Naked City’de bu şok edici fotoğraflarla ün kazanıyor ve 20. yüzyıl fotoğrafçıları arasında kendine önemli bir yer ediniyor ve fotoğraflarının arkasına “Weegee” damgası basmakla tanınıyor.

Bu dönemden sonra, fotoğrafçının tarzı tamamen değişiyor. Karanlık alanlarda fotoğraf çekmeyi bırakıyor ve  eğlenceye mekanlarını dolaşmaya başlıyor. Sinema, lunapark, sirk, toplumsal ve kültürel etkinliklerden fotoğraflar üretmeye başlıyor. Daha sonra Hollywood’a yerleşen Weegee, yaklaşık yirmi yıl boyunca kendi deyişiyle “kurgu fotoğraflarını” geliştiriyor. Laboratuvarında çeşitli teknikler kullanarak, ünlülerin ve politikacıların portrelerini kafasına göre değiştiriyor, yorumluyor. Weegee’nin çalışmalarının bu iki farklı dönemi, hem tür hem de estetik açıdan radikal bir değişime işaret ediyor. 

2023 yılında Henri Cartier-Bresson Vakfı’nın direktörü olan Clément Chérout, Weegee’nin yaşadığı durumun fotoğraf tarihi için de önemli bir dönüşüm olduğu düşüncesiyle, bir sergisini yapmayı planlıyor. Bir kişi, aynı anda hem Walker Evans hem de Man Ray nasıl olabilir diye sorguluyor. O dönemin eleştirmenleri ve tarihçileri bu iki dönemi o zamanlarda incelemişler ve  New York dönemine “iyi Weegee” diyorlarken, diğer deneysel çalışmalarını küçümsemişler.

Toplumun Göstergesi:

HCB Vakfındaki Sergi, Weegee’nin bu iki yüzünü birleştirerek estetik tutarlılığını vurgulamayı amaçlamış. Bir arada incelendiğinde, Weegee’nin karanlık iç burkan portreleri bize Amerikan toplumunun bir yüzünü gösteriyor. Clément Chérout’a göre Weegee, 68 kuşağının öncülerinden Guy Debord’un bir ilham kaynağı haline gelmiştir. Debord, fotoğrafçının ölümünden bir yıl önce en önemli eseri olan The Society of the Spectacle’ı yayımlamıştır. 

Weegee’nin sanatını anlamak için biraz geçmişine de bakmakta yarar var.  Ascher Fellig, Amerika Birleşik Devletleri’ne Macaristan’dan göç eden babasının yanına  10 yaşındayken geliyor. Arthur olarak yeniden adlandırılan Fellig, New York’un Lower East Side’daki Yahudi mahallesinde yoksulluk içinde büyüyor. Fotoğrafçı olduktan sonra, geçmişini hiç unutmaz. Weegee’nin fotografik dili, serginin başından  itibaren net bir şekilde okunuyor. İlk salonda kurşunlanmış cesetler, trafik kazaları, yanan binalar var. Diğer salonda ise yoksulların yaşam koşullarını gösteren fotoğraflar. Sıcaktan bunalmış şekilde yangın merdiveninde uyuyan çocuklar, kar fırtınasında atını çekmek zorunda kalan at arabalı satıcı fotoğrafları bazı örneklerdi. Bu görüntüleri, kendi sözleriyle, “acımasız sosyal belgeler” olarak görüyor. Aktivist olmasa da, güçlü bir politik bilince sahip olan Weegee, sol görüşlü gazetelere yaptığı katkıların yanı sıra, fotoğrafı özgürleştirme aracı olarak kullanan New Yorklu fotoğrafçıların, “Photo League” grubunun da bir üyesidir.

Weegee, ele aldığı olay fotoğraflarının altına bazen komik, bazen de ironik metinler de koyduğu gibi, fotoğrafladığı sahnelerde görsel işaretlerle oynamaktadır. Örneğin, “Yangınla mücadele edin!” sözleri yazan bir reklam panosu olan, ancak yanmış bir binanın fotoğrafını çekmeyi önemser. Bu kompozisyona olan hassasiyeti, suç sahnelerini tiyatro sahnelerine dönüştürme yaklaşımı, “Balcony Seats at a Murder” (Cinayeti Balkon Koltuğundan izleyin) gibi başlıklarla ortaya çıkar. 

1955 yılında Hollywood’da çalışmaya başlayan Weegee, oradaki sirklerde gösteri yapan akrobatları, palyaçoları ve dansçıları fotoğrafladığı gibi, sinema salonlarına girip izleyicilerin yüzlerindeki ifadeleri fotoğraflaması gibi ilginç ve bir o kadar da meraklı bir bakış açısına sahiptir. “La Critique” adlı bir fotoğrafta, Bowery gibi New York mahallesindeki sıradan bir kadının yüzü ile Metropolitan Opera’nın galasına giden iki şık kadının siluetlerini karşılaştırır ve mesajını iletmek için de bakışlarını kullanır. Weegee, fotoğraflarına suç sahnelerini, olay mahallilerini fotoğraflarken, aynı zamanda büyük bir merakla hareket eden yayaların görüntülerini eklemiştir. Bu fotoğraflarda kişilerin olayın kendisinden çok, bu olayları izleyenleri gözetlemeye odaklanmış olduğunu görüyoruz. Yazılı basın, o gün de bugün olduğu gibi bu tür olaylara hep büyük bir ilgi göstermiştir.

Karikatür Fotoğraflar:

1940’lı yıllarda, gangsterlerin ve diğer suç sahnelerinin fotoğraflarından sıkılan Weegee, ilgisini tamamen farklı bir dünyaya çevirmiş. Bazı fotoğrafları Amerikan sınıfları arasındaki uçurumu ve kapitalist toplumun bu uçurumu nasıl derinleştirdiğini çok başarılı bir şekilde göstermektedir. Sinema endüstrisi için çalışan Weegee, işlerinin büyük hayranı olan Stanley Kubrick tarafından Strangelove’un (1964, Dr. Strangelove) back stage’ine, kamera arkasını fotoğraflaması için davet edilir. Buradaki çalışmaları sonucunda ünlü “foto-karikatürlerini” geliştirmiştir. Bununla birlikte, ünlülerin portrelerini grotesk hale getirene kadar deforme ederek Hollywood yıldız sistemine meydan okumuş olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Weegee’nin iki yönünü de ele alan Henri Cartier-Bresson Vakfı, toplumumuzun imajla olan kötü ilişkisi üzerine  de eğilmiş, bu ilişkiye zamanında adeta kâhin gibi yaklaşan  bu büyük fotoğrafçının keskin zekasına saygı duruşunda bulunuyor.

30 Ocak – 19 Mayıs 2004, Henri Cartier-Bresson Vakfı, 79, rue des Archives, 75003 Paris, www.henricartierbresson.org

 

 

 

BRANCUSİ, Modern Heykelin Babası…

Brancusi, modern heykelin babası olarak kabul edilen bir sanatçıdır. Centre Pompidou’da başlayan büyük “Brancusi” retrospektif sergisi, sanatçının 120’den fazla heykelini, fotoğraflarını, çizimlerini ve filmlerini içeriyor. Bu etkinlik, Brancusi’nin yaratıcılığının tüm boyutlarını sergileyerek, modern heykelin mucidi olarak onun sanatsal mirasına dikkat çekiyor. Sanatçının yaşam alanı, yaratma yeri ve düşünme alanı olan atölyesi, Brancusi tarafından devlete bırakılmış ve 1957’de onun mirası olarak Centre Pompidou koleksiyonunun önemli bir parçası haline gelmiştir ve sanatçının son retrospektif sergisi de 1995 yılında yine burada Centre Pompidou’da gerçekleşmişti. 

Brancusi’nin atölyesi, önümüzdeki yıl başlayacak olan Centre Pompidou’nun restorasyon çalışmaları sırasında taşınmak zorunda kalacaktır. Bu nedenle, içeriği sanatçının önemli uluslararası koleksiyonlarından gelen diğer başyapıtlarla karşılaştırılacak şekilde büyük bir retrospektif sergi olarak hazırlanmış. Brancusi’nin alçı, taş ve bronzdan yapılmış orijinal eserlerinden oluşan daha kapsamlı bu sergi; Tate Modern, MoMA, Guggenheim, Philadelphia Sanat Müzesi, Chicago Sanat Enstitüsü, Dallas Sanat Müzesi, Romanya Ulusal Sanat Müzesi ve Craiova Sanat Müzesi gibi birçok müzeden ve özel koleksiyonlardan ödünç alınarak oluşturulmuştur. Küratör Ariane Coulondre tarafından düzenlenen bu sergide, Brancusi’nin Paris’teki 15. bölgedeki Impasse Ronsin’deki atölyesi sergi alanında yeniden kurulmuş; yıllar boyunca arkadaşları, ziyaretçiler ve sanatçılar tarafından sıkça ziyaret edilen bu mekanı ruhuyla birlikte sanatseverlere hissettirmeye çalışıyor. Sergi, Brancusi’nin yaratıcılığını;  Auguste Rodin, Paul Gauguin, Romanya halk mimarisi, Afrika sanatı, Kiklad sanatı ve Asya sanatında bulduğunu bize hissettiriyor. Atölyenin bir kısmının yeniden oluşturulması, atölyedeki malzemeleri ve araçları görmemizi de sağladığı gibi, sanatçının doğrudan kesme, parça estetiği ve formun sublimasyonu gibi tekniklerini de görebiliyoruz. Sergi, Constantin Brancusi’nin yaşam boyu biriktirdiği içinde basın haberleri, mektuplar, plaklar, faturalar olan zengin bir belgesel koleksiyonunu da sunuyor. Bu koleksiyon, sanatçının Marcel Duchamp, Fernand Léger ve Amedeo Modigliani gibi birçok avangard sanatçıyla olan arkadaşlıklarını anlamamıza da yardımcı oluyor. Tematik bir şekilde gezdiğimiz bu sergi, modern heykelin sorunlarına ışık tutuyor.

Sergideki eserler, formun belirsizliği ve cinsiyetin ifadesi gibi modern heykelin temel meselelerini ele alıyor. Örneğin, Brancusi’nin Prenses X adlı eseri, idealize edilmiş bir kadın figürü olarak sunulmuş olmasına rağmen, daha çok erkeklik organını andıran şekliyle dikkat çekiyor. Bu yüzden, bu eser ilk defa sergilendiğinde, serginin açılışına gelecek olan bakanı şaşırtmaması adına, polisler tarafından sergiden kaldırıldığı şeklinde bir anektodu da hatırlatmak isterim. 

Brancusi’nin atölyede her şeyi kendi eliyle yaptığı; büyük şömine, ahşap tabureler ve hem mobilya hem de kaide olarak kullanılan alçı masalar görülüyor. Sergilenen fotoğraflarda sanatçıyı;  iş başında, taşı yontarken, keserken veya şekillendirirken görüyoruz. Kısaca, bu atölye Brancusi’nin yaratıcılık sürecini anlamamız için sergilenmektedir.

Kadın ve erkek figürleri üzerine düşüncelerini şekillendiren Brancusi, şekilleri basitleştirir ve detayları ortadan kaldırır. “Aynada Kendine Bakan Kadın”dan ilham alarak, 1909’dan itibaren kadın gövdesi üzerine yoğunlaşmaya başlar. Bu çalışmalarında, kadının ideal imajı ile erkeklik organı arasındaki belirsizliği keşfeder ve bu ikilem Prenses X gibi eserlerde ortaya çıkar. Eser, cinsiyetlerin simgesel düzenini bozan ve aynı anda hem eril hem dişil özellikleri birleştiren bir yansıma olarak sergilenmektedir. Bu sergide, portrelerin de Brancusi’nin sanatında önemli bir yer tuttuğunu görebiliyoruz. Başlangıçta model kullanarak çalışan sanatçı, daha sonra figürleri hafızasından yaratmayı tercih etmiştir. Bu süreçte her portre, arkadaşlarının veya tanıdıklarının isimleriyle anılır, ancak eserler birbirlerine benzese de kimseye tam olarak benzemediğini görüyoruz ki, Brancusi’nin figürleri belirli bir kişiye atfetme biçiminde kendine has bir yaklaşımdır.

Sergide ayrıca Brancusi’nin hayvan temalarına da yer verilmiş. Özellikle 1930 ve 1940’lı yıllarda hayvan figürleri, hem sembolik bir şekilde gösterilmiş hem de hareketlerinin aktarılması amaçlanmıştır. Hem uçan, hem de suda yaşayan hayvan figürlerini içerir eserlerinde; horozlar, kuğular ve kuşlar gibi uçan hayvanlar ile balıklar, foklar ve kaplumbağalar gibi su hayvanları öne çıkar. Brancusi bu eserlerle, formun basitleştirilmesi aracılığıyla hayvanların sembolik anlatımlarını ve hareketlerini yakalamayı amaçlar. Bu eserler, sanatçının doğa ve yaşamla olan sıkı bağını vurgularken, aynı zamanda onun sanatında sürekli bir yenilik arayışı içinde olduğunu da gösterir. 

Brancusi’nin dünyayla ve gökyüzüyle olan bağını temsil eden anıtsal eserleri de sergide yer alıyor. 1926’da başlayan ve Romanya’nın Târgu Jiu kentinde gerçekleştirilen “Sınırsız Sütun” projesi gibi eserler, sanatçının mekanla kurduğu ilişkileri ve sanatını çevresel faktörlerle bütünleştirme çabalarını de göstermektedir. Bu tür eserler, Brancusi’nin sanatsal ifadesinin ve teknik yeniliklerinin yanı sıra felsefi derinliğini de ortaya koyar.

Brancusi’nin sanatsal ifadesinin başka bir önemli yönü, kullandığı malzemelerin dokusal ve görsel özellikleriyle oynamasıdır. Sergide, parlak yüzeyler ile ham veya kabaca kesilmiş parçalar arasında oluşturduğu kontrast dikkat çeker. Bu tezat, özellikle “Körler İçin Heykel” adlı eseriyle vurgulanmıştır. Brancusi, eserlerini özel olarak dizayn edilmiş kaideler üzerine yerleştirerek, heykelin geleneksel statüsünü ve çevresinden ayırmak için kullanılan kaideleri sorgular. Bu bağlamda, bazı kaideleri bağımsız birer sanat eseri olarak sunmuş ve böylece eserlerinin algılanış şeklini değiştirmiştir.

Yansıma ve hareket de Brancusi’nin eserlerinde sıkça rastlanan temalardandır. Sanatçı, bronz gibi materyalleri uzun süre cilalayarak ayna gibi parlak yüzeyler elde etmiş ve bu yüzeyler aracılığıyla eserin kendisini aşmasını sağlamıştır. Bu yansıtıcı yüzeyler, eseri izleyen kişinin görüntüsünü emer, yansıtır ve bozar, böylece eserin sürekli değişen ve hareket eden bir form olmasını sağlar. Brancusi’nin  bilyalı rulmanlar üzerine yerleştirerek oluşturduğu dönen heykeller gibi bazı eserleri, sanatın dinamik ve interaktif yönünü ortaya koymaktadır.

Serginin bir diğer dikkat çekici yönü ise, Brancusi’nin kapsamlı arşiv koleksiyonudur. Bu koleksiyon; sanatçının yaşamını, dostluklarını, zevklerini anlamak ve onu çağdaşı sanatçılar ve düşünürler üzerindeki etkisini kavramak için önemli bir kaynak sağlamaktadır. Kandinsky Kütüphanesi’nde, sanatçının on binden fazla mektup, kitap, disk ve diğer belgelerle birlikte sanatseverlere zengin bir arşiv sunmaktadır.

Brancusi’nin sergisi, modern heykelin babası olarak anılan bu büyük sanatçının yaratıcılığını ve güzellik arayışını gözler önüne sermek için kurgulanmıştır. Brancusi’nin kendine özgü ifade şekli ve sanatıyla oynaması, ziyaretçilere sanatın sadece görsel bir deneyim olmadığını, aynı zamanda dokunsal ve interaktif bir süreç olduğunu hatırlatıyor. Sergideki her eser, Brancusi’nin sanatsal mirasının çeşitliliğini ve derinliğini vurgulayarak, izleyicilere zengin bir sanatsal deneyim sunmaktadır.

Brancusi’nin sanatında görülen bu interaktif ve dokunsal nitelikler, onun “heykellerime saygı göstermek yerine, onları sevin ve onlarla oynayın” şeklindeki sözüyle de örtüşmektedir. Bu yaklaşım, sanatın sadece seyredilecek bir nesne olmaktan çıkıp, izleyici ile etkileşime giren bir varlık haline geldiğinin de altını çizer. Sergideki parlak yüzeyler ile ham veya kabaca kesilmiş parçalar arasındaki kontrast, bu etkileşimi daha da güçlendirir.

Brancusi’nin anıtsal eserleri, özellikle “Sınırsız Sütun” gibi projeler, onun mekânla olan ilişkisini ve sanatının evrensel boyutlarını sergiler. Bu tür eserler, Brancusi’nin sanatını sadece bir stüdyo içindeki çalışmalardan çok daha geniş bir çerçevede ele alınmasını sağlar ve onun düşüncelerinin, doğduğu ülke Romanya’da somut bir şekilde yer almasını mümkün kılar.

Brancusi’nin bu retrospektifi, modern heykelin babası olarak anılan bu büyük sanatçının yaratıcılığını ve güzellik arayışını gözler önüne seren bir sergi olarak, sanatseverlere zengin ve derin bir deneyim sunuyor. Bu sergi, Brancusi’nin eserlerinin yalnızca estetik değil, aynı zamanda felsefi ve interaktif boyutlarını keşfetmek için güzel bir fırsat sağlıyor. Her bir eser, sanatçının sanat üzerine düşüncelerini, yenilikçi yaklaşımlarını ve estetik değerlerini yansıtırken, izleyicilere de bu sürecin bir parçası olma imkanı veriyor.

Brancusi retrospektifinde sunulan sanat eserleri ve etkinlikler, izleyicilere sadece sanatçının eserlerini görsel olarak deneyimleme fırsatı sunmakla kalmaz, aynı zamanda onların sanatsal süreç ve yaratıcı felsefe hakkında daha derin bir anlayış kazanmalarını sağlar. Sergi, Brancusi’nin sanatını bir bütün olarak ele alırken, onun tekniği, malzeme kullanımı ve tematik keşifleri üzerine yoğunlaşır.

Teknik Yenilikler ve Malzeme Kullanımı:

Brancusi, malzeme seçiminde ve işlemede gösterdiği ustalıkla tanınır. Alçı, mermer, bronz, ve ahşap gibi çeşitli malzemeleri kullanarak, her bir malzemenin özgün özelliklerini eserlerinin temel bir parçası haline getirir. Sergide, bu malzemelerin nasıl şekillendirildiğine, yüzeylerinin nasıl işlendiğine dair örnekler ziyaretçilere sunulur. Bu, Brancusi’nin eserlerinin dokunsal ve görsel zenginliğini anlamak için kritik bir bileşendir.

Tematik Keşifler:

Brancusi’nin eserleri, biçim, mekân ve varoluş üzerine süregelen bir sorgulamayı temsil eder. Sergi, sanatçının bu temalara olan yaklaşımını çeşitli açılardan ele alır. Özellikle, insan figürü, hayvan tasvirleri ve soyut formlar üzerine yoğunlaşan eserleri, Brancusi’nin temsil ve soyutlama arasındaki çizgiyi nasıl bulanıklaştırdığını gösterir. Bu eserlerdeki soyutlama, onun modernist estetik anlayışının ve evrensel form arayışının bir göstergesidir.

Felsefi Yaklaşım:

Brancusi’nin sanat felsefesi, gözlemciyi eserin bir parçası haline getirme arzusu üzerine kuruludur. Sergi, bu felsefenin sanatçının kaideleri, yüzey işlemeleri ve kompozisyonları üzerindeki etkilerini inceler. Brancusi’nin eserleri, izleyicilerin onlarla etkileşime geçmesini ve sanat üzerine kendi düşüncelerini oluşturmasını teşvik eder.

Etkileşim ve Erişim:

Sergi, ziyaretçilerin Brancusi’nin eserleriyle etkileşime geçmelerine olanak tanıyan interaktif unsurlar içerir. Örneğin, bazı eserlerin yanında yer alan dijital ekranlar, eserlerin yaratılış süreci ve sanatçının teknikleri hakkında bilgi verir. Bu, izleyicilere eserlerin arkasındaki sanatsal kararları ve yaratıcı süreçleri daha iyi anlama fırsatı sunar.

Kültürel Etki:

Brancusi’nin sanatının kültürel etkisi, sergide ayrı bir bölüm olarak ele alınır. Sanatçının, Avrupa ve Amerika’daki modern sanat hareketleri üzerindeki etkisi, onun eserlerinin ve sanatsal yaklaşımının geniş bir perspektifte değerlendirilmesini sağlar. Bu bölümde, Brancusi’nin çağdaşlarıyla olan ilişkileri ve onun sanatının nasıl algılandığı üzerine odaklanılır.

Sonuç olarak, Brancusi retrospektifi, modern heykel sanatının babası olarak kabul edilen bu büyük sanatçının eserlerini kapsamlı bir şekilde sunarak, sanatseverlere hem estetik hem de entelektüel bir ziyafet sunar. Sergi, sanatın sadece bir görsel deneyim olmadığını, aynı zamanda sürekli bir keşif ve etkileşim süreci olduğunu hatırlatır. Bu, ziyaretçilere Brancusi’nin sanatsal mirasını ve onun sanata olan tutkusunu daha derinlemesine anlama fırsatı verir.

 

Özetlersek;

Constantin Brancusi, Rumen bir ressam ve heykeltraş olarak sanat dünyasında önemli bir yere sahiptir. Fakir bir  ailesinden gelmesine rağmen, sanata olan tutkusu ve yeteneği onu Romanya’nın taşra kentlerinden Avrupa’nın sanat başkenti Paris’e kadar getirmiştir. Brancusi’nin sanat eğitimi, yerel sanat okulundan başlamış, Bükreş Güzel Sanatlar Okulu ve Paris’teki École des Beaux-Arts’da devam etmiştir. Özellikle Antonin Mercié ile çalışması ve kısa süreliğine Auguste Rodin’in yanında asistanlık yapması, onun sanat anlayışını şekillendirmesinde önemli rol oynamıştır.

Rodin ile çalışmayı sadece iki ay sürdürmüş ve ardından ayrılmış olması, Brancusi’de  bağımsız bir sanat anlayışı geliştirme isteği olduğunu gösterir. Bu olay, onun ünlü sözü “Büyük ağaçların altında hiçbir şey büyüyemez” ile özdeşleşmiştir. Brancusi, Rodin’den ayrıldıktan sonra kendi modern tarzını geliştirmeye odaklandı ve bu süreçte minimalist ve soyut heykeller oluşturarak kendine özgü bir üslup yarattı. Bu eserler, onun dünya çapında tanınmasını sağladı ve modern heykel sanatının öncülerinden biri olarak kabul edilmesine yol açtı.

 

Centre Pompidou’daki bu sergi 1 Temmuza kadar sürecek.

 

 

 

 

 

Sanat eserleri pazarı süratli bir şekilde değişiyor, dönüşüyor. Galerilerin %75 i sanatçılara sipariş vererek galerini döndürüyorlar. Sanatçılar da yaşam sıkınıtsı çekmeseler de galerilerin memurları oluyorlar.

Eski günlerde, galeriler sanatçılardan gelen eserleri asarlardı; ancak şimdi, sanatçıların sürekli olarak yeni eserler üretmeleri gerekiyor. Bu durum, artık sanat üretiminin sinema ekonomisine benzer bir hale geldiğini gösteriyor.

Galeriler özellikle yeni eserlerin sergilendiğine vurguluyorlar.

Lale buketi adlı Jeff Koons eseri Bu eser Bataclan kurbanlarına atanmış bir eser. Petit Palais yanına 2019 da yerleştirildi.

Bu sergilerde eserlerin çoğu, o etkinlikler için özel olarak yapılmış. Örneğin, FIAC Direktörü Jennifer Flay’e göre, çağdaş sanat stantlarının %75’indeki eserler özel üretim. Sanatçılar, büyük ölçeklerde çalışmayı ve sıklıkla üretimi artırmayı tercih ediyorlar. Bu da sanat üretim ajanslarının, örneğin Arter’ın, ciroda büyük artışlar görmesine neden oluyor.

Sanat dünyası, finansal eşitsizliklerle de karşı karşıya. Bazı sanatçılar, üretimlerinin mali ve ekonomik kontrolünü elinde tutmayı tercih ederken, diğerleri galeriler ve koleksiyoncuların finansal desteğine bağlı kalıyor. Bu durum, sanat üretiminin giderek daha çok bir meslek haline geldiğini ve teknik, idari ve finansal uzmanlık gerektirdiğini gösteriyor.

Bunun yanı sıra, sanat üretimi sürdürülebilirlik ve çevre dostu uygulamalarla da uyumlu hale getirilmeye çalışılıyor. Bu yeni yaklaşım, eserlerin üretim şeklinin, aktardıkları mesajlarla tutarlı olmasını sağlamayı hedefliyor. Özetle, çağdaş sanat üretimi, hem ölçek hem de yöntem açısından büyük bir evrim geçirmekte ve bu, hem sanatçılar hem de sanat dünyasının diğer paydaşları için yeni zorluklar ve fırsatlar yaratmakta.

 

Empresyonizminin 150 yılını kutladığımız 2024 te aynı zamanda sürrealizmin kuruluşunun 100.cü yılını kutluyoruz. Franszız ve Belçikalı sanatçılar tararfından Dadaizm üzerine inşaa edilen bu akımı Belçıka çok sahiplenir. Nitekim Belçika  Fransadan önce 100.yıl sergisini Brüksel’de açmış bile.. Sergi ile ilgili bilgileri aktardıktan sonra sürrealizm nedenölmedi ve ölmeyecek onu açmaya çalışayım. Sergi Brüksel Bozar’da 21 Şubat 16 Haziran 2024 tarihleri arasında gezilebilecek;

Bu sergi, Jane Graverol ve Rachel Baes gibi sürrealist sanatta önemli kadın yeteneklere odaklanıyor. Bu sanatçılar, tarihsel olarak erkeklerin hakim olduğu bir alanda cinsiyet engellerini aşmışlar. Onların eserlerini keşfetmek, sanat tarihini daha iyi anlamak için önemli bir bakış açısı sunuyor.

Bu sergi, 1924’te bazı broşürlerle başlayan Belçika sürrealizminin tarihini de daha iyi anlamamız için iyi bir fırsat. René Magritte ve Paul Nougé gibi sanatçılar öne çıkarılmışr, bu da Belçika’nın neden sıklıkla sürrealist bir ülke olarak görüldüğünü daha iyi anlamanızı sağlıyor.

Bozar müzesi de ana serginin yanı sıra Orsay Müzesindeki ‘1874 Empresyonizmi yeniden icad etmek’ sergisinde olduğu gibi, artırılmış gerçeklik yoluyla sergiyi daha yüksek seviyede hissedip yaşamamızı istiyor.

Brüksel Güzel Sanatlar Merkezi’nin, Bozar olarak da bilinen, güzel art deco cephesine yapıştırılmış bir etikette “Bu bir sergi değildir” yazıyor. Bu, Belçikalı sanatçı René Magritte’in ikonik 1929 tarihli tablosunda yer alan “Bu bir pipo değildir” (“Ceci n’est pas une pipe”) ifadesine yapılan bir gönderme olup, gerçekçi bir pipo tasviri içermektedir.

Magritte, kuşkusuz Belçika sürrealizminin afiş yüzüdür çünkü Bozar’dan sadece birkaç dakika yukarıda, onun eserlerine adanmış bir müze bulunmaktadır. Ancak, Güzel Sanatlar Merkezi’nde düzenlenen bu kapsamlı sergi, sürrealizmin 100. yıldönümü için sahnelenmiş olup, uluslararası edebi, felsefi ve sanatsal hareketin çeşitliliğini ve genişliğini gözler önüne sererken, Belçika’nın sürrealizmdeki yerine odaklanıyor.

Sürrealizm bir zihin tutumudur. Magritte’in meşhur pipo tablosu – asıl adı Görüntülerin İhaneti olan – ile görsel temsili oyunbaz bir şekilde sorgulayan ve zeki metinleriyle, irrasyoneli değerlendiren ve dayatılan normlara serbestçe meydan okuyan sürrealist anlayışı gözler önüne seriyor. Belçika’da özellikle, sürrealistler uzun zamandır mizahı, bir alt kültür stratejisi olarak kullanmaktadır. Bu, serginin başlığı “Histoire de ne pas rire”da (gülmeden bir hikaye) yansıtılmıştır. Bu ifade, Brüksel sürrealistlerinin beyni olan ve sergi boyunca eserlere ortak bir tema katan Belçikalı şair Paul Nougé’nin aynı adlı kitabından alınmıştır.

Nougé’nin çabalarının başlangıcı, 1924 yılına, Fransız yazar André Breton’un Sürrealizm Manifestosu’nu yayımladığı yıla kadar izlenebilir – bu olay, avangart sürrealist hareketin resmi doğuşunu işaret eder. Temellerin bir sanat eseri değil, bir metinle atılması anlamlıdır. Sürrealizm, sadece estetik bir yaklaşım, bir stil veya görsel bir türden çok daha fazlasıdır. Hareketin temelinde, fikirler, kavramlar ve teoriler yatar

.    

Salvador Dali La persistance de la mémoire 1931

     

Rene Magrtitte  Aşıklar ve Bu bir Pipo değildir.

      

Toen ve Miro

 

       

 

1924 de ilk manifestosu yayınlanan 1935 yılında savaş öncesi dağılan hareketin kendisini tasfiye etmesi 1969 da olur. 1965 de Papa lakabıyla andıkları Andre Breton’un ölmesi ardından üç yıl  sonra Marcel Duchamp’ın ölmesi bu kararın alınmasını anlaşılır kılmaktadır. Ama bu tasfiye sürrealizmi yok etmedi. Bugün hala sürrealist etkileri sanatın tüm alanlarında görüyoruz. Edebiyatta, sinemada, resim ve fotoğrafta gerçek üstü öğeler sürekli karşımıza çıkıyor. Gelin biraz sürrealizm içinde dolaşalım.

Sürrealizm, ya da gerçeküstücülük, 20. yüzyılın başlarında, özellikle Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki dönemde Avrupa’da ortaya çıkan ve gelişen bir edebiyat ve sanat akımıdır. Akılcılığa karşı çıkan bu akım, karşı-sanat anlayışını benimseyerek, şuur akışı, rastlantıya bağlı ruh halleri, düzensiz hayaller ve rüyaların sanata yansıtılmasını hedeflemiştir.

1924 yılında Andre Breton tarafından yazılan “Sürrealizm Manifestosu”, gerçeküstücülüğün temellerini bilinç ve bilinç dışının birleşimi olarak tanımlar. Sürrealizm, gerçeğin insan zihnindeki yansıması olarak değerlendirilir ve Sigmund Freud’un psikanalitik teorilerinden etkilenmiştir. Bu akımda bilinçdışı, düş gücünün temel kaynağı olarak görülür ve marifet, bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneği olarak değerlendirilir.

Andre Breton, Louis Aragon ve Benjamen Peret gibi sanatçılar, otomatik yazı teknikleri üzerinde deneyler yapmış ve “gerçeküstü dünyanın düşsel, cinsel, sapkın imgelerini” geliştirmişlerdir. Gerçeküstücülük, insanın kendi kendini analiz etmesinde sanatın yol gösterici olduğunu savunur ve bu akımın etkisi resim, sinema, tiyatro gibi çeşitli sanat dallarını etkilemiştir.

Gerçeküstü sanatta kullanılan teknikler arasında otomatizm, kendiliğinden çizim ve yazım, kaligramlar, dekalkomani, grataj ve istemsiz heykelcilik yer alır. Bu teknikler, özgür hayal gücünü teşvik etmeyi ve bilincin etkisini azaltmayı hedefler. Özellikle bilinçdışı üretim, gerçeküstücülüğün merkezindedir. Max Ernst, Joan Miro, Salvador Dali ve diğer sanatçılar bu teknikleri kullanarak sanatın sınırlarını genişletmişlerdir.

Sürrealizm, geleneksel sanat anlayışının sınırlarını zorlayarak, rastlantısallık ve rüya analizi gibi teknikleri kullanmıştır.Edebiyatta, akımın etkisi, dilin ve anlatımın sınırlarını zorlayan, akıl dışı ve absürd ögeler içeren eserlerle kendini göstermiştir.

Sürrealizm, 20. yüzyıl boyunca sanat ve edebiyatta derin  etkiler bırakmış ve günümüzde de sürrealist fikirler popüler kültürde sıkça görülmektedir. Bu hareket, tarih boyunca, insan hayal gücünün sınırlarını zorlamış ve bizi gerçeklikle hayal gücünün arasında kalmaktan çıkıp bunları birleştirmeye yönlendirmiştir. Sürrealizm bizi yeni ve beklenmedik düşünce biçimlerine yönlendirmeye çalışan bir sanat akımı olarak kendini göstermiştir ve göstermeye devam etmektedir.

Sürrealist yaklaşım sanat alanından çıkıp markalaşmayı da etkilemiş Gonca Gül Özer 2021 yazdığı Sürrealizm ve Markalaşma adlı kitabında aşağıdaki konular ele alınmıştır.

Sosyal, politik ve kültürel anlamda çok geniş etkilere sahip olan sürrealizm felsefesi, moda endüstrisi üzerinde de etkilerini göstermektedir. Sürreal ideolojinin modayla olan etkileşimi, sanatsal boyutta algıda farklılık yaratırken ilerleyen süreçlerde ticari tasarım stillerinin oluşmasının önde gelen yapı taşlarından birini meydana getirmiştir. Sürrealist sanatçılar ile moda tasarımcıları arasındaki iş birlikleriyle başlayan bu etkileşim, günümüz çağdaş modacılarının modaya olan bakış açısını da değiştirerek moda alanında yeni ifade şekillerinin yolunu açar. Sanatsal kimliği yeniden şekillenen tasarımcının özgürleşmesiyle, markalaşma süreci ivme kazanır. Daha özgür ve daha yaratıcı tasarımların ortaya çıkışı, modanın yorumlanışı ve algılanışını da değiştirir. Sürrealist düşünce sistemi, zihinde ayırıcı algılamalar oluşturmasıyla, bireysel ve kurumsal markaları günümüz ticaret ortamında daha tercih edilir kılarak etkin bir markalaşma stratejisi yaratma sürecinde önemli bir konum elde etmiştir.

Sonuçta sürrealizm ölmedi ve kısa bir sürede ölmesi de beklenmiyor. Yaşasın bilinç ve bilinç altının kardeşliği…

 

 

                  

Aşağıda ünlü fotoğrafçı Nadar’ın Sergi için kullanmalarına izin verdiği Opera ile Madeleine arasında 35 Rue des Capucines adresindeki kullanmadığı  studyosu…

Bu yıl sanat akımlarının doğum günleri açısından önemli bir yıl. Bundan 100 yıl önce Andre Breton Sürrealist Manifestoyu yayınlamıştı. Sürreaslizm bu gün hala yaşayan bir akım. Ona da geleceğim ancak sürrealizme gelmeden önce 15 Nisan 1874 de ilk sergilerini açan empresyonistlerin yani izlenimcilerin doğum günlerini kutlayan Orsay Müzesindeki  güzellikleri anlatayım. Orsay ilk sergide yer alan eserleri toplamış ve bize sunuyor. Yanında da 15 Nisan akşamı Nadar’ın terkettiği stüdyosundaki açılış gecesini virtüel bir sergiyle destekliyor. Gözlerinizde AR gözlüklerle bir saat açılış kokteylinde Renois, Degas, Pisarro, Cezanne ve Monet ile tanışıyor eserlerini kendi ağızlarından dinliyor, o geceyi yaşıyorsunuz. Doğum gününe bugün böylesi mitik bir sergiyle güzel bir doğum günü hediyesi yapılıyor. Orsay sanki günümüzün ibadethanesi, sanatsever akın akın geliyor, kuyruklarda bekliyor, sanat eserlerinin önünde ibadetlerini yapıyorlar.

Orsay Müzesi çok önemli geçici sergilere ev sahipliği yapsa da ünyanın en önemli empresyonist eserlerin sahibi müze olarak bilinir. Emresyonist ressamlar her yıl yapılan geleneksel akademik resim fuar tarafından reddeilmekten bıkmış olarak kendi sergilerini yapmaya karar verirler. Manet diğer resmi fuar bünyesinde mücadele etmek yana olduğu için onu aralarına almazlar.   Aralarında empresyonizmin kurucuları ve en öenmli isimleri vardı. 26 Marttan – Temmuz 2024 e kadar açık kalacak bu sergiyi sizinle birlikte gezelim istiyorum. Serginini adı ‘1874 Inventer impressionisme’ yani empresyonizmi icadı ama  ‘1874 empresyonizm doğuşu’ diye çevirmek benim kulağıma daha hoş geldi.

Bu sergi, 2024 sonbaharında Washington’daki National Gallery of Art’ta da sunulacak.  150 yıl önce, 15 Nisan 1874’te, Paris’te ilk empresyonist sergi açıldı demiştim. Monet, Renoir, Degas, Morisot, Pissarro, Sisley ve Cézanne gibi farklı kökenlerden gelen bir sanatçı grubu, bağımsız bir sergi düzenleyerek kurallardan ve belirlenen yollardan sıyrılmaya karar verdi: Empresyonizm doğdu. Bu yıl dönümünü kutlamak için, Musée d’Orsay ,  bu tarihe yeni bir bakış açısı ile yaklaşıyor.

Önce empersyonist sanatçı kime denilir onu açayım. 1874 ile 1886 arasındaki 12 yıl içinde 8 adet empresyonist sergi yapılmıştır. Empresyonist ressam sıfatını alabilmek için asıl koşullardan birincisi bu sergilerden bir veya bir kaçına katılmış olmak gerekir. Ama bu sergilere katılan tüm ressamlar emprseyonist değildir hatta yarısı değildir. Bu sıfata layık olabilmek için özel fırça darbelerinizin, özel konularınızın özel ışığınızın olması gerekmekte o güne kadar yürünene akademik yolları terk etmiş olmanız işlerinizde mükemmeliyet ve bilinen konuların pek olmaması gerekir.

1874 ilkbaharında Paris’te tam olarak ne oldu?   Bu ilk empresyonist sergi   hakkında ne biliyoruz? Musée d’Orsay ve National Gallery’nn  amacı, krizdki bugünkü  dünyada bir sanat hareketinin gizemlerine girmek. 1874’deki empresyonist sergide yer alan eserler, aynı anda resmi Salon’da sergilenen tablolar ve heykellerle karşılaştırılarak sunuluyor. Bence bu bir küratör dehası olarak görülmeli. Bu anlamlı karşılaştırma, o yıl empresyonistler tarafından sergilenen eserlerin görsel şokunu yeniden yaşamamıza ve onu nüanslandırmamıza olanak tanıyor. Yakından bu resimlere bakarak ve onları dönemin bağlamına yeniden yerleştirerek önyargılarımızı yeniden gözden geçirmeye çalışıyoruz. Sergi, 1874 ilkbaharında çağdaş yaratıcılığın zenginliğini ve çelişkilerini vurgularken, doğan empresyonist hareketin radikal modernliğini de yüceltiyor. Sergi, 31 sanatçının  bağımsız bir şekilde sanatlarını sergilemek için bir araya gelmeye nasıl karar verdiklerini anlatıyor. Bugün 31 taneden yalnızca yedisinin evrensel olarak tanındığı belirtmeliyim. Monet, akademik  sistem tarafından çoğu kez reddedilmiş. Oysa Monet, Degas, Morisot, Pissarro ve arkadaşları veya meslektaşları, çalışmalarını 35 Boulevard des Capucines’deki eski Nadar fotoğraf stüdyosunda  sergilemek için 15 Nisan 1874 te bir araya geldiler. Modern yaşamdan veya açık havadan sahneler, hızlıca tamamlanan, canlı dokunuşlarla yapılmış resimler, aynı zamanda daha geleneksel tablolar, gravürler, heykeller ve emayelerle yan yana yer almıştı. Bu 165 eserlik, son derece çeşitli ve sınıflandırılamayan sergide,  bağımsız  bir kariyer yapma ortak arzusu açığa çıkıyor duygusuna kapılıyoruz. Orsay’deki bu sergide, Paris’teki Palais de l’Industrie’deki (Boulevard des Capucines’den yirmi dakikalık yürüme mesafesinde) bulunan Resmi Salon’da aynı anda sergilenen resim ve heykellerin bazıları da görülebiliyor. Bu büyük sergi,  mitolojik, dini veya tarihi tabloların da var olduğu bir sergi. Edouard Manet (1832-1883) Demiryolu, 1873 tablosuyla burada bu asıl sergide. Bu sergi çok ciddi ve acımasız bir jüri tarafından yönetiliyor ve akademik olmayan o günün resim kurallarına uymayan tablolar kabul edilmiyor.  1874  Empresyonizm sergisi, ilk sergide yer alan empresyonizmin başlangıcındaki başyapıtlar da dahil olmak üzere yaklaşık 130 eser içeriyor, aynı yılın Salon’unda sergilenen ve kutlanan Gérôme, Mercié gibi o dönemin sanat sahnesinin starlarının  önemli resim ve heykellerini  de görüyoruz. Sergide, bolca empresyonist peyzajlar ve açık hava sahnelerinin olduğu tablolar var. Bu önemli tabloların başını ise tarihte empresyonist adının, akımının en önemli eseri kabul edilebilecek  ‘İzlenim, Güneş Doğarken’ adlı eser yer alıyor. Küratörler ise  Anne Robbins ve  Musée d’Orsay’den Sylvie Patry.

Empresyonist yani  “İzlenimci” terimi, başlangıçta Louis Leroy adlı bir eleştirmen tarafından küçümseyici, aşağılayıcı bir şekilde kullanılmış, ancak  daha sonra genel kabul görmüştür. Louis Leroy dalga geçiyor ama  ne mutlu ki empresyonistlerin üstlerine yapışan bu isim daha sonra yaşanan olumlu gelişmelerden sonra sihirli bir şekilde baş tacı edilen bir akınmın adı oluyor.

Şimdi  biraz da empresyonist ressamları gözden geçirelim.

Empresyonist akımın yani izlenimciliğin en büyükleri kimlerdir?

Claude Monet, genellikle İzlenimcilik hareketinin öncüsü olarak kabul edilir. “Impression, Soleil Levant” (İzlenim, Güneşin Doğuşu) gibi eserleriyle bu akımın adını koymuştur. Monet, doğal ışığın etkilerini keşfetmiş, günün farklı zamanlarında aynı konuyu defalarca resmederek ışık ve renk değişimlerini yakalamıştır. Bu yaklaşım, o dönemde sanatçıların genellikle atölyede çalıştığı bir dönemde radikal bir yenilikti.

Edgar Degas, bale dansçılarının resimlerinde insan formuna ve hareketine olan ilgisiyle öne çıkar. Kendini bağımsız bir realist olarak tanımlayan Degas, sıradışı perspektiflerin kullanımı ve kentsel ortamda insan yalnızlığını araştırılmasıyla fark yaratır.

Berthe Morisot, erkek egemen bir alanda kadın ressam olarak az bulunan bir bakış açısı getirir. Odaklandığı konular genellikle iç mekanlar ve ev hayatı olup, kendine özgü hassas dokunuşlar ve yumuşaklıkla resimlerini yapmıştır.

Pierre-Auguste Renoir, canlı ve neşeli sosyal yaşam tasvirleriyle ünlüdür. Eserleri  renkli ve bol ışıklı  sahnelerle doludur.

 Renoir’ın La Parisienne adlı tablosu

Camille Pissarro, İzlenimcilik hareketinin diğer bir ana figürüdür. Kırsal ve kentsel manzaralara olan bağlılığı ve ışık değişimlerine özel dikkati, bu harekete önemli bir etki yapmıştır.

Alfred Sisley, belki de en az tanınan ama aynı derecede önemli bir isimdir ve esas olarak manzaralarla katkıda bulunmuştur, doğanın geçici güzelliklerini yakalamaya çalışmıştır.

Paul Cézanne, İzlenimcilik ve Kübizm arasında bir bağlantı olarak görülür ve doğadaki geometrik formları keşfetmiştir, bu da modern sanata doğru giden en önemli adım olmuştur.

Bu sanatçılar, sıkı akademik resim kurallarını reddederek, daha spontan ve kişisel ifadeye izin veren teknikleri tercih ettiler. Hızlı fırça darbeleri, parlak renkler ve açık kompozisyonlar kullandılar. İlgi alanları genellikle günlük sahneler ve doğal manzaralardı, geleneksel tarihi ve mitolojik konulardan uzaklaştılar. Zaten işte bu yüzden Resmi Akademik salondan afaroz edildiler. Toplumların her dönemde yeniliklere kapalı olduğunu zaten tarih boyunca görüyoruz ama avangard sanatçılarında bu tutucu anlayışları nasıl delip geçtiğini de görüyoruz.

İlk sergileri 1874’te, Resmi Salon’un sürekli kendilerini reddetmesine bir tepki olarak düzenlenmiş, başlangıçta ticari bir başarı elde edememiş ve sert eleştirilere maruz kalmıştır. Ancak bu sergi, sanat tarihinde bir dönüm noktası oluşturmuştur.

Zamanla, İzlenimcilik popülerlik kazandı ve çok büyük beğeni topladı. Çeşitli sanatsal ilerlemelere yol açtı ve post-İzlenimcilik ve modernizm gibi sonraki hareketleri etkiledi. Bu sanatçıların eserleri bugün sanat tarihinin en çok sevilen ve en pahalı eserleri arasındadır, sanat anlayışı  üzerinde büyük bir etki bıraktıkları herkes tarafından kabul edilmektedir.

Virtüel sergi ise insanın içi okşayan 1 saatin nasıl geçtiğini anlamadığınız 30-40 metre kare alanda bir saat boyunca bir birinize dokunmadan yürüyerek açılış gecesini, ressamlar ve eserlerini 3 boyutta izlediğiniz bir etkinlik. İkisini birden gezmenizi öneririm. Virtüel sergide kuyruk daha az oradan başlamanızı öneririm.

Virtüel emrpesyonist sergiyi gezerek açılış gecesini yeniden yaşayan sanatseverler…