ARLES; YİNE, YENİ, YENİDEN

ARLES BULUŞMALARI MUTLAK VAROLUŞ İHTİYACIMIZI YANSITIYOR

Mehmet Ömür

 

Arles Fotoğraf festivalinde çektiğim bir kaç fotoğraf ile oluşturduğum sunuma şu link üzerinden ulaşabilirsiniz.

https://www.facebook.com/585068569/posts/pfbid04Tpnc3eJDHoikzxVUbvvYZE8ztrPjKHU6NDG7J5M5jEK3KXwc9Y6jBqY2sS7eWnJl/?d=n

 

Arles fotoğraf buluşmaları her fotoğraf severin yaşamında en az bir kez gidip görmesi gereken büyük bir fotoğraf festivali. Ama öyle bir iki günde gidip döneceği tarzda bir festival değil bu. Fotoğrafçının en azından bir hafta kalarak gerçek anlamda fotoğrafı sanatını, Arles ve Provence bölgesini yaşayarak deneyimlenmesi gereken dünyanın en büyük fotoğraf festivali. 24 saat fotoğrafı yaşadığınız bu ortamda yer gök fotoğraf ve fotoğrafa dair aklınıza ne geliyorsa!

Bu benim 5. ci gelişim, daha önceki Arles fotoğraf festivali deneyimlerimi yine bu sayfalarda paylaşmıştım. Bu yıl basın akreditasyonum gelince 2 yıllık pandemi sonrası festivali ne halde bulacağımın merakı ile açılış haftasında yerimi aldım. Ne yazık ki Arles şehri içindeki oteller bir yıl öncesinden dolu olduğundan ancak 10 km ötedeki sevimli bir köyde doğanın içindeki bir otelin son odasını alabildim. Bu da Arles içindeki her akşam gece yarısı hatta sabah saatlerine kadar devam eden fotoğraf etkinliklerine katılmamı zorlaştırdı.

Festival eski zenginliği ve hareketliliği ile aynen devam ediyor. Fotoğrafçı Lucien Clergue tarafından kurulan festivalin bu yıl 53.cüsü yapılıyor. Geçen yıl pandemiye rağmen 110 bin kişinin geldiği normalde 50 bin kişinin yaşadığı Arles’daki bu festivale bu yıl daha çok katılımcı bekleniyor. Etkinlikler yıldan yıla çevredeki köylere de yayılıyor ve Grand Arles Express adını alıyor. Avignon, Aix en Provence ve Marsilya’ya kadar uzandığı oluyor.  Bu Fotoğraf şenliğinde yön veren slogan “Görünen ve görünmeyen”. Festivalin yeni başkanı Christoph Wiesner kadın fotoğrafçıları ve yeni fotoğrafçıları öne çıkarmayı yeğlemiş. Burada sanat ortamlarında son yıllardır hep gündeme gelen “Sanat ortamında kadın sanatçıların ne kadar az temsil edildiği” konusu yönlendirici olmuş. LGBTve Q konusu da oldukça ön planda yer alıyor Arles festivali bünyesinde.

Festivalde şehirdeki onlarca sergi yapan galerinin dışında önemli büyük tarihi binaların içinde 40 dan fazla  resmi sergi alanı var. Günlük veya haftalık “pass” kartlar alarak istediğiniz kadar gezebiliyorsunuz. Festival temmuz, ağustos ve eylül ayları boyunca devam ediyor. Fotoğraf festivali dediğime bakmayın bu üç ay boyunca Arles’da fotoğrafçıların dışında  önemli veya daha az önemli çok sayıda şair, yazar ve görsel sanatçıya rastlayabilirsiniz. Onlarla iletişim kurmakta oldukça kolay. Merhaba demeniz yeterli oluyor. Festivalin asıl adı da Arles karşılaşmaları. Ben de bundan 5 yıl önce küçük bir sokakta Joel Meyerowitz ile karşılaşmış bir süre sohbet etmiştim. Sokakta karşılaşmadıklarınızı da akşam milattan bir yüzyıl önce inşaa edilmiş Arles amfi tiyatrosunda dinleyip eserlerini ekranda izleyebiliyorsunuz. Bugüne kadar kimler konuk olmadı ki Nan Geldin, Sabine Weiss, Willy Ronis, Robert Doisneau, André Kertész, Lee Friedlander, Martin Parr bunlardan bazıları.

Kadın sanatçılar denilince  “Avangard feministler” Makina Atölyesinde sergileniyor. 1970 – 1980 arası kadın sanatçıların kadının sosyal ve özel yaşamdaki yerini irdeleyen 72 kadın sanatçının eserleri var bu sergide. Bu eserler Avusturya şirketi Verbund’un özel koleksiyonundan gelmiş

2 Kadın fotoğrafçı ön plana çıkarılmış. Babette Mangolte ve Manhattan’ın şaman sanatçısı Bettina Grossman. Çok önemli savaş fotoğrafçısını Lee Miller’in manken ve fotoğrafçı yönlerini gösteren kişisel sergisi Van Gogh merkezinde. Arkasında 60 bin negatif bırakan, Paris’e ilk giren savaş fotoğrafçıları arasında yer alan ve Hitlerin banyosundaki kendisini yıkanırken çektiği efsane fotoğrafı ile tanınan Lee Miller fotoğraf dünyasının renkli simalarından. Başka bir önemli kadın savaş fotoğrafçısının da geniş bir kişisel sergisi vardı. Susan Meiselas Arles elleriyle çalışan kadın serilerinin video enstalasyonları ile Arles’a gelmiş. Nikaragua’da 1979 da çektiği el bombası atan Sandinist gerilla fotoğrafı yoktu sergide.

Kadın fotoğrafçılardan Cindy Sherman, Martha Wilson ve Orlan ise kitaplarıyla süslüyorlardı Arles kitapçılarını.

Fotoğraf Kitap Fuarı;

Arles fotoğraf kitapları fuarı ise ayrı bir alemdi. Arles’daki kitapçıların hepsi ağırlıklı olarak fotoğraf kitapları satıyorlar ama kitap fuarı ayrı bir konsept dünyanın her noktasından gelen yayınevleri binlerce fotoğraf kitabının Festivalin kendilerine gösterdiği 4 önemli alanda sergiliyorlardı. Bu konuyu biraz daha açmak istiyorum. France PhotoBook adlı kuruluş organizasyonu üstlenmiş. başlıca noktaları Capitol ve Saint-Charles koleji. Maalesef tüm festival boyunca durmayacak sadece açılış haftasında açık. Fransa’dan 26 yayınevi, dünyadan da onlarca yayın evinin katıldığı bir etkinlik bu fuar. Fuarın başkanı 10-15 sene öncesine göre kitap satın alan meraklıların sayısının artmadığını ama üretimin arttığını söylüyor. Litvanya fotoğraf derneğinin de çok sayıda kitapla temsil edildiği bu fuarda ülkemizde üretilmiş kitap, yayınevi ve dernek görememek beni üzmedi desem yalan olur. Ancak fotoğrafçılık ve fotoğraf baskısı konusunda iyi bir yerde olduğunu düşündüğüm ülkemizin Arles da sergi, etkinlik vs konularında da temsil edilememesini daha çok ekonomik ve benzeri konulara bağlamak geliyor içimden. Festival sırasında Aslı Türker’in Arles’ın  Sainte Marie de la Mer adlı sahil kasabasında Çingeneler üzerine yaptığı çalışma sonunda çıkardığı kitap ve Taylan Aygun adlı sanatçının ipek üzerine baskılarını görmek hoş oldu. Dilerim yolları açık olsun.

Fotoğraf kitapları konusunda bir kaç ödül dağıtılıyor festivalde. Festival 3 tane 6 bin euroluk ödül, LUMA Vakfı bir tane 25 bin euroluk ödül dağıtıyor. Bu ödülleri kazananların birkaç yıl sonra Arles’da sergi açtıklarına da şahit oluyoruz ki bu da bana doğal geliyor.

Ödüller, sponsorlar;

Bu kadar önemli bir festivaliniz varsa partner bulmakta kolaylaşıyor anlaşılan. Fransa ve dünyanın en paralı şirketlerini yanınıza alabiliyorsunuz. BMW, Louis Roederer şampanyaları, Pernod Ricard, Le Figaro gazetesi bunların başında geliyor. Pernod Ricard yıllardır fotoğraf sanatına destek veren bir kurum. Paris’te yeni açtığı devasa sanat merkezi ile bu amacını daha da ileriye taşıyacağını göstermiş oluyor. Pernod Ricard Art Mentorship adlı insiyatifin başındaki Antonia Scintilla şöyle  diyor; “Uluslararası ölçekte sanatsal işbirliğini teşvik etmek amacıyla oluşturulan Sanat Mentorluğu programı, seçilen sanatçılara kültürlerin, disiplinlerin ve farklı nesillerin sanatçıları arasında işbirliği yapmak ve yaratıcı bir diyalog kurmak için hazırlanmıştır.” Bu tarz yarışmaların genç fotoğrafçılarımız hatta sanatçılarımız için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Madame Figaro dergisi de bu sene kadın fotoğrafçılara verdiği ödülleri 5 ten 8 e çıkartmış ve festivalde sergilerini açmış.

Paralel sergiler, yan ürünler; Luma, Arles Off, Collectif du Hérisson;

LUMA vakfı kendi başına bir yazıyı hak eden önemli bir kuruluş. Arles’ın bağrına damgasını basmış. Frank Gehry’ye inşaa ettirdiği bina ve  Arles’ın eski tren atölyelerini sergi alanına çevirmesiyle Maja Hoffmann bölgeye çok önemli bir sanat merkezi kazandırmış. İsviçreli bir sanayicinin kızı olan Maja hayatı boyunca dijital eser ve enstalasyon  koleksiyonu yapmış.

LUMA Vakfı Arles bünyesinde bir kaç sergi ve Dummy kitap fuarı gibi etkinlikler yapıyor. Bu yıl James Barnor, Etel Adnan ve Julien Creuzet gibi önemli sanatçılara ev sahipliği yapıyor. Tamamen karanlığa gömülmüş bir atmosferde Arthur Jafa’nın “Live Evil” adlı sergisi etkileyici. Miles Devis’in  dev boyuttaki görüntüleri bu karalık ortamda müzik ve görüntü dünyası arasında bizi farklı duygulara götürüyor. 

Eğitim;

Festivalin eğitim boyutu bu konuya ayrılmış özel bir bina ile kendisini gösteriyor. Arenanın yanındaki eğitim merkezinde 3 ay boyunca her hafta 4-5 değişik önemli fotoğrafçı eğitim veriyor. Önceden kayıt yaptırıp bu fotoğrafçının yaklaşımını öğreniyor, dersini alıyorsunuz. İlk hafta portfolio okumaları var. Arles’da ayrıca Fransa’nın en önemli fotoğraf okullarından birisi var. Ulusal Fotoğraf Okulu (ENSP), 1982’de devlet tarafından kurulmuş ve Fransa’da sadece fotoğrafçılık eğitim veren tek sanat okuludur.

Arles Off daha çok genç yeni çıkış yapan yaratıcı fotoğrafçıları sergileyen paralel bir etkinlik. Collectif du Hérisson ise 60 fotoğrafçının bir araya gelerek oluşturdukları bir oluşum. Ortak olarak 4 önemli galeri ile anlaşmış ve her noktada 5-6 fotoğrafçıya sergi açmışlar. Kooperatif usulü diyebiliriz.

Öne çıkan sergiler;

Bu yıl ülke olarak Hindistan misafir ediliyor. 1978-1989 fotoğrafları adlı sergisi ile Mitch Epstein sergisi Hindistan fotoğraflarından oluşuyor. Fransız küratör Morad Montazani’nin denetiminde İranlı Arash Hanaei’nin sergisi. Serginin adı “Banliyö Hantolojisi”. Hantoloji; Filozof Derrida’nın yaklaşımı olan ve geçmiş bir dönemin öğelerini şimdiki zamana yedirmek için kullanılan bir kavram. 1960-70 li yılların mimarisini dijital teknolojileri kullanarak sabit görüntüler, hareketli görüntülerle bize görsel deneyimler sunuyor.

Frida Orupabo, “Ne kadar hızlı şarkı söyleriz” adlı sergisiyle zenci kadınları değişik konumlarda bize sunuyor. Pierfrancesco Celada “ Hüzünlü olduğumda Mutluluk vadisi trenine binerim” adlı sergisinde beton yığınları ile ormanların sınırlarında dolaşıyor. Sathish Kumar “Köyün çocuğu” sergisinde köyüne ve gençliğine gidiyor. Fotoğraf içinde fotoğraflarıyla Noemie Goudal Phoenix sergisi insanla insan olmayan arasındaki ilişkiye dokunuyor. Felsefi bir yaklaşımla çevreyle olan ilişkilerimizi sorguluyor. Özel hayat ve kimlikle ilgili konuları sorgulayan fotoğraflarıyla Mika Sperling Louis Roederer ödülünü kazanmış. Fotoğrafın ötesine geçmiş, kolaj ve dekupajlarla dedesinin evine gidiyor fotoğraflardan kesip attığı kişinin ensest ilişkilerini sorguluyor. Arles’ın Monoprix adlı büyük alışveriş merkezinin üst katı çok büyük bir sergi alanına dönüşmüş biri kollektif diğeri kişisel önemli iki sergiyi misafir ediyor. Birincisi Lukas Hoffmann’ın büyük format kamerasını elinde dolaştırarak  üç ayak üzerine koymadan elinde çektiği sokak fotoğraflarından oluşuyor. Kendisini bir yuvarlak masa toplantısında dinledim, bu işin sanıldığı kazadan zor olmadığını savunuyor. Çektiğiniz insanlara durumu izah etmeniz yetiyormuş. Diğer sergi bize bulutları görüntülemiş çeşitli fotoğrafçıların farklı yaklaşımlarını sunuyor. “Dress code” veya “ikinci deri” adlı sergi Ortiz vakfının dört katlı binasında yine kimlik sorunları ile ilgili onlarca fotoğrafçının işini sergiliyor. Bu binada ayrıca Belçika Fotoğraf Kitapları sergisi de var. Jacqueline Salmon’un sergisi ilginç. Reattu Müzesinde Picasso’lar da dahil birçok önemli sanat eserinin arasına yerleşmiş fotoğraflarından oluşuyor Serginin adı “Ölü Nokta; Perizonium. Perizonium İsa’nın cinsel organlarını örten bez parçasına verilen ad. Salmon bu konuya bir akademisyen tavrı ile gerçek bir araştırma gibi yaklaşmış. Görülesi bir sergi.

Özetle Arles fotoğraf Festivalinde fotoğrafın her alanı temsil ediliyor. Her yıl bazı konular ve fotoğrafçılar öne çıkarılıyor. Ama dokümanter fotoğrafçılık, çevre ile ilgili konular, insani konular, işçi sorunları, eski fotoğraf teknikleri ve deneysel fotoğraf teknikleri her sene yerini alıyor bu festivalde.

İstanbulda yapılan fotoğraf festivali bir kaç teşebbüsten sonra artık yapılmıyor. Oysa güzel bir girişimdi. Bu yıl Arles’a gidemezseniz önümüzdeki yıla programınıza koymaya çalışın derim.

Hepinize fotoğraf dolu bir yaz diliyorum.

iPhone kullanma Kılavuzu

Mehmet Ömür

 

Konu ile ilgili fotoğrafları şu linkteki iPhone kullanma kılavuzunu indirerek görebilirsiniz.

https://drive.google.com/file/d/1dhzOxWYVeXyMU16vi2DJme_94SpQmHva/view?usp=sharing

 

Telefonun kamerasını açma;

iPhone’unuzun kamerasını birkaç şekilde açabilirsiniz. Bunu başlatmanın en kolay yolu, genellikle ana ekranda bulunan  uygulama ikonuna  dokunmaktır. Ayrıca parmağınızı kamera simgesine basılı tutarak selfie çekme, video kaydetme veya portre çekme gibi çeşitli kısayollardan birinden yararlanabilirsiniz. Ayrıca ekranın üzerinde parmağınızı soldan sağa kaydırarak kameraya kilitli ekrandan da ulaşabilirsiniz. Ayrıca kilitli ekrandan, sağ alt köşedeki kamera simgesine basarsanız kameranın hızlı bir şekilde açılmasını sağlarsınız. Son olarak da, kameraya Kontrol Merkezi’nden de doğrudan geçebilirsiniz. Kamerayı temsil eden simge, Kontrol Merkezi’nin sağ alt kısmında bulunur.

 

 

 

    

Fotoğraf çekmek;

iPhone ile fotoğraf çekmenin üç yolu vardır. Birincisi, tek bir görüntü yakalamak için ekranın altında bulunan yuvarlak deklanşör düğmesine basmaktır. Fotoğraf çekmek için ikinci yol iki volüm düğmesinden birine  basmaktır. Bu teknik, manzara fotoğrafı çekeceğiniz zaman  iPhone’unuzu iki elinizle tuttuğunuzda  işe yarar. Ayrıca üst tuşa parmağınızı basılı tutarak seri çekim  yapabilirsiniz. iPhone’unuzla video çekim yaparken fotoğraf çekmek de mümkün. Ancak bu yöntemle yani video çekerken fotoğraf da çekerseniz, bu fotoğrafın kalitesi düşük olacaktır. Son çektiğiniz fotoğraf veya video ekranın sol alt kısmında görülüyor olacaktır, unutmayın. O fotoğrafın üzerine dokunmak sizi doğrudan fotoğraf klasörüne götürür.

 

Format seçimi;

iPhone kamerası çeşitli çekim alternatifleri sunar. Varsayılan olarak, fotoğraflar 4:3’te çekilir. Ancak formatı değiştirebilirsiniz.  16:9 formatını veya kareyi seçebilirsiniz. Adından da anlaşılacağı gibi kare format, kare fotoğraflar çekmenizi sağlar.  İnstagram ile beraber moda haline gelen bir formattır. Üçüncü biçim olan 16:9, uzun görüntüler verir. İstediğiniz formatı seçmek için ekranın üst kısmındaki küçük oka dokunun. Örneğin 4:3 formatında çekmek için 4:3 düğmesine basmak yeterlidir. 

Ayar yapmak;

Tüm  uygulamalar gibi, kameranın da iPhone ayarları altında kendi ayarlar menüsü vardır. Örneğin ızgarayı görüntüleyip görüntülememeyi seçebilirsiniz. Videolar ve ağır çekim için istediğiniz çözünürlüğü tanımlamanıza olanak tanır. Ayrıca lens düzeltme, akıllı HDR modu, sahne algılama ve format türü için birçok ayar vardır. Videoların formatını da bu ayarlar menüsünden ayarlayabilirsiniz. Ancak bu ayarlara bağlı olarak, aynı video iPhone’un hafızasında üç kat daha fazla yer kaplayabilir. Bunu da unutmamakta yarar vardır.

Live Fotoğraf veya Canlı fotoğraf; Hareketli fotoğraflarınız

Uzun zaman önce iPhone 6s ve 6s Plus’tan itibaren kullanıma sunulan ve en yeni iPhone modellerinde hala mevcut olan Canlı Fotoğraflar işlevi, yeni bir çekim şeklidir. Fotoğraftan önce ve sonra 1,5 saniyelik video ve ses yakalayarak mini filmler oluşturur. Onları canlandırmak için parmağınızı ekranda basılı tutun ve görüntünüzü canlandırın. Bu görüntüler ayrıca ekran koruyucularla da çalışır. Bu işlevin varsayılan olarak etkinleştirildiğini unutmayın, istediğiniz zaman ekranın sağ üst köşesindeki özel düğmeye (iç içe geçmiş halkalardan oluşur) basarak devre dışı bırakabilirsiniz. Düğme sarı renkte ise aktif demektir. Ayrıca, “Canlı Fotoğraflar/Live” standart görüntülerden daha yüksek dosya ağrılığına sahiptir ve iPhone’un belleğinde daha fazla yer kaplar.

 

Akıllı HDR modunu etkinleştirin;

Uzun yıllardır iPhone kamerası HDR’de fotoğraf çekmektedir. Bu özellik, daha fotoğraflarınızı çekerken devreye girmektedir. Aslında, bu fonksiyon üç tane değişik ışık ayarında fotoğraf çekerek bunları birleştirir. Bunlar orijinal, aşırı pozlanmış bir fotoğraf ve az pozlanmış birer fotoğraftan oluşmaktadır. Sonuç, ayrıntıların daha iyi göründüğü ve orijinalinden biraz farklı bir renk tonuna sahip daha iyi bir görüntüdür. En yeni iPhone’larda Apple, Smart HDR’yi piyasaya sürdü. Bunun HDR fonksiyonunda bir evrim olduğu kabul edilmektedir. Akıllı HDR, gölgelerde ve fotoğrafların çok parlak alanlarında daha fazla ayrıntı sunmak için ayarlarda daha da ileri gitmektedir. Bu modu etkinleştirmek için Ayarlar > Kamera > Akıllı HDR’ye gidin ve bu özelliği devreye sokun.

Flaş ayarları;

Flash’ı istediğinizde etkinleştirebilirsiniz. Ekranın sol üst kısmına yerleştirilmiştir ve bir şimşek işareti ile sembolize edilir. Ayarı değiştirmek için küçük şimşek işaretine dokunmanız yeterlidir. Bu işarette dokunduğunuzda üç öğeyi görüntüleyen bir menü açılacaktır: Otomatik flaş, Açık ve Kapalı. Size uygun olanı seçiniz. Varsayılan olarak, Otomatik’i tutmak daha iyi olduğu görüşü yaygındır ama ben kapalı tutuyorum. Böylece farkında olmadan flaş çaktırarak çevreyi rahatsız etmekten kurtulmuş oluyorum. Otomatik flaşı açık tutarsanız iPhone, flaşı kullanıp kullanmamaya karar verir. Ancak, hiçbir şeyin doğal ışığın yerini tutamayacağını unutmayın. Buna benzer şekilde, son iPhone’larda (iPhone 11’den itibaren), bir de gece modu da ortaya çıktı ve flaş sevmeyenler için flaştan gelen yapaylığı ortadan kaldırdı. 

Filtre Kullanımı;

iPhone kamerası, fotoğraf çekerken ekranda canlı olarak görülebilen ve uygulanabilen dokuz filtre sunar. Bu filtreler, ekranın üst kısmındaki küçük beyaz işarete dokunarak etkinleştirilir. Zamanlayıcının hemen  sağında yer alan filtre  düğmesine basarak bu fonksiyonu devreye sokabilirsiniz. Üst üste bindirilmiş küçük yuvarlaklardan oluşan bir logo ile sembolize edilir. Bir filtre seçildiğinde, bu işaret gri ve beyazdan kırmızı, yeşil ve maviye dönerek aktif olur. Çeşitli filtreler arasında üç tane de siyah beyaz filtre vardır. Bunlara Mono, Gümüşi ve Kara filtreler denir. Renk filtreleri Canlı, Canlı-sıcak, Canlı-soğuk, Dramatik, Dramatik-sıcak, Dramatik-soğuk olarak adlandırılır. Panoramik fotoğraf çekerken veya video çekerken devre dışı kalırlar. Bu moddan çıkmak için “Orijinal”e ve ardından da küçük üç daire şeklindeki düğmeye basın.

   

Ön kamera;

Ön kamera sadece FaceTime da görüntülü görüşme yapmak için değil, aynı zamanda selfie çekmek için de kullanılır. Etkinleştirmek için, ekranın sağ alt köşesinde bulunan ve iki ok ile bir daire oluşturan düğmeye dokunmanız yeterlidir. Bu kamera etkinleştirildiğinde, ürettiği görüntülerin ters çevrildiğini unutmayın. Ayrıca, bu görüntüüyü tersine çevirme efektini iptal etmek için bir ayar vardır. Genel ayarların altında kameraya gidip “ön kamerayı yansıt” modunu aktive ederseniz kameranız çektiğiniz selfileri ters çevirmeyi bırakır. Ayrıca ses yükseltme düğmesine de basarak da ön kamerayı çalıştırabilirsiniz. Işık yetersiz olduğunda Retina flaş işlevi çok kullanışlıdır. Fotoğrafı çekmeden hemen önce, iPhone ekranı yüzü aydınlatmak için beyaza dönüyor, bir tür dolgu flaşı gibi çalışıyor.

 

Odak ayarı;

iPhone’unuz siz  bir noktaya odaklama yapmadan da otomatik olarak odaklama yapar.  Ancak Ekranın hangi kısmına dokunarak odak yapacağınız alanı siz de seçebilirsiniz. Kamera sizin seçtiğiniz alanda ekranda sarı bir çerçeve görüntüleyerek bunu yaptığını size bildirecektir. Buna odak noktası diyoruz. iPhone’unuz ayrıca yüzleri tanır ve gerekirse çektiğiniz konulara odaklanabilir. Gerçekten de iki kişinin fotoğrafını çekebilir ve yüzlerinin etrafında aygıtın onları tanıdığını gösteren iki küçük sarı çerçeve  görebilirsiniz. Ancak bu, grup fotoğrafları için çalışmayacaktır

 

Metin bulmak;

iPhone  kamerası güçlendikçe, Live Text adlı bir özellik sayesinde metinleri de tanımaya başladı. Böylece, iPhone kamerası metni tanıyor, seçiyor, kopyalıyor ve ardından herhangi bir uygulamaya yapıştırabiliyor. Bu özellik kitaptan, tahtadan, televizyondan veya ekran görüntüsünden anında alınan metinlerle hatta el yazısıyla da çalışan bir özellik. Canlı Metni kullanmak için önce bir metne odaklanmanız gerekir. iPhone metni algıladığında ekranda sarı bir artı işareti belirecektir. İkinci olarak, ekranın sağ alt kısmında bulunan metin bloğu şeklindeki düğmeye basın. iPhone, söz konusu metni ekranın ortasında görüntüler. Daha sonra kopyalamak için metnin bir kısmını veya tamamını seçmekte özgürsünüz. Son olarak, metni istediğiniz yerden başka bir uygulamaya kolayca yapıştırabilirsiniz. Canlı Metin modu, doğrudan kameradan değil, aynı zamanda önceden çekilmiş fotoğraflarınızda da çalışır. Bu işlevi kullanmak için bir iPhone X’e veya daha yeni sürümlerden birine ihtiyacınız olduğunu lütfen unutmayın. 

Seri fotoğraf çekimi;

Tüm iPhone’larda saniyede on kare çekebilen bir seri çekim modu vardır. Bu işlevi etkinleştirmek için deklanşör veya ses + düğmesini basılı tutmanız yeterlidir. En iyi görüntüyü seçmek için (mevcut belleğe bağlı olarak) onlarca fotoğraf çekme seçeneğiniz vardır. Seri çekim modu,  çocuk fotoğrafları , spor fotoğrafları veya grup fotoğrafları çekmek için çok pratiktir. Ardından, uygun fotoğrafı seçmek için fotoğraf kitaplığına gidin ve söz konusu fotoğraftan “Seç” düğmesini tıklayın. iPhone, çekilen tüm fotoğrafları görüntüler. Geriye en başarılı görüntüyü seçmek kalıyor. Seçim yapıldıktan sonra tüm fotoğrafları veya sadece seçmiş olduğunuz fotoğrafı saklayabilirsiniz. Karar veremiyorsanız,  görüntünün kalitesi hatta renkleri gibi  önceden belirlenmiş çeşitli kriterler göre iPhone size bazı öneriler sunacaktır. 

AE/AF (Otomatik Işık ve Otomatik Netlik ayarı) Kilidini Kullanma;

AE/AF Kısaltması fotoğraf meraklılarının görmeye çok alışık oldukları bir kısaltmadır. Autoexposure ve Autofocus kelimelerinin kısaltılmış halidir.  Arka arkaya aynı ayarla bir çok fotoğraf çekmeye niyetlendiğinizde tüm fotoğraflarda  aynı parlaklığı korumak için etkinleştirdiğimiz pozlama kilididir. Etkinleştirmek için tek yapmanız gereken parmağınızı görüntünün netleme yapmak istediğiniz yerinde bir süre tutmak yeterli olacaktır. Odak ve pozlama ona göre ayarlanacaktır. Kamera bu işlemi yaptığında, ekranın üst kısmında sarı renkte “AE/AF kilidi” işareti belirecektir. Bu moddan çıkmak için, ekrana dokunmanız yeterlidir 

Optik yaklaştırma, Zoom yapma;

İki veya üç lensli iPhone’lar, kamerada daha fazla olanak sunuyor. Apple tarafından telefoto olarak adlandırılan ikinci lens, fotoğraf ve videolarda 2x optik yakınlaştırma elde etmenizi sağlıyor. Dijital yakınlaştırmanın (10x’e kadar) aksine, optik yakınlaştırma ile görüntüde kalite kaybı olmaz, çekimler “gürültülü yani noisy veya grain’li” değildir. Bu işlevin kullanımı oldukça basittir. 2x yakınlaştırmaya geçmek için deklanşör düğmesinin hemen üzerindeki 1x düğmesine  dokunmalısınız. Telefoto lensi devreye sokarsınız. Ayrıca, parmağınızı ekranda yana kaydırarak fotoğraflar için yakınlaştırmayı 10 kata (video için 6 kat) kadar artırabilirsiniz 

Geciktiriciyi/Timer’ı kullanma;

iPhone’un kamerasının birçok özelliği var. Kamera tüm fotoğraf makinelerinde olduğu gibi  otomatik bir zamanlayıcı da sunuyor. Zamanlayıcı saat şeklinde bir simge ile sembolize edilir ve ekranın üst kısmındaki küçük beyaz V şeklindeki işarete  basılarak erişilebilir. Etkinleştirildiğinde, otomatik zamanlayıcı modu menüsünde iki ayar görünür: 3 saniye ve 10 saniye. İstediğinizi birini seçin ve geri sayımı başlatmak için çekim düğmesine basın. Geri sayım sırasında düğmeye tekrar basarsanız işlemi durdurursunuz. Zamanlayıcıyı kullandığınızda, iPhone’un otomatik olarak bir dizi fotoğraf çeker ve size on görüntü sunar. Sonra siz bunların arasından en iyi fotoğrafı seçebilirsiniz. Grup fotoğrafları için bu yöntem ideal bir yöntemdir.

 

Işık ayarını yapmak; 

Ekrana dokunarak  odaklama yaparken , odağın görüntüde nerede olduğunu belirtmek için sarı bir kare ortaya çıkar. Bu karenin yanında fotoğrafın pozlama ayarını gösteren yani ışık ayrını gösteren  küçük bir güneş simgesi görülür. Işık ayarını  değiştirmek  için, parmağınızı ekranda aşağıdan yukarıya veya yukarıdan aşağıya kaydırmanız yeterlidir; bu şekilde görüntüyü aydınlatabilir veya koyulaştırabilirsiniz. Fotoğrafı çekildikten sonra da bu işlemi, Fotoğraflar uygulamasında yapabilir fotoğrafın ışık, renk ve diğer ayarlarını düzenleyebilir,  değiştirebilirsiniz. Buradaki amaç, daha fazla ayrıntı için bir ayar simgesi sağlamaktır. Pozlamayı 0,3’lük artışlarla -2’den +2’ye değiştirmek bu ayar düzeneği ile mümkündür. 

Zoom veya yakınlaştırmayı kullanmak;

Fotoğrafınızı çekmeden önce parmaklarınızı ekranda açarak yakınlaştırma sağlayabilirsiniz. Yakınlaştırmayı aşırı kullanmamaya dikkat edin. Gerçekten de yakınlaştırma ne kadar fazla olursa, fotoğrafların kalitesi de o kadar düşer. Aynı şekilde video çekerken de  yakınlaştırma yapmak mümkündür. Ekranın alt kısmındaki küçük rakam üzerine basabilir ve parmağınızı yana kaydırırsanız ekranda dereceli bir ayarlama düzeneğinin belirdiğini  göreceksiniz. Bu kaydırıcı  yakınlaştırmanın gücünü ayarlamanıza ve fotoğrafın hangi lensle çekileceğini görmenize olanak tanır.

Panaroma;

Panaroma modu güzel manzaraları ölümsüzleştirmek için hoş bir seçenektir. Kamerada panaroma seçeneğine gidin. Görüntüyü kaydetmeye başlamak için deklanşöre basmanız ve sarı çizgiyi takip ederken iPhone’u yavaşça hareket ettirmeniz gerekir. Panorama çekiminiz tamamlandıktan sonra tek yapmanız gereken deklanşöre tekrar basmak. Ayrıca, beyaz oka dokunarak panoramanın yönünü tersine çevirmek mümkündür. Panorama sadece iPhone’unuzu portre  formatında yani dikey tutarak çekilebilmektedir. iPhone’u yatay yani manzara formatı tutuşu ile tutarak panaroma çekmek mümkün değildir.

 

 

Geniş açı kullanımı;

Üç mercekle (lens) donatılmış iPhone’larda  lenslerden biri, ultra geniş açıdan yararlanma imkanı sunuyor. Bu lensin kendina ait bir sensörü vardır. Adından da anlaşılacağı gibi, geniş açının keyfini çıkarmanızı sağlar. Aslında fotoğraf çekmek için yeterli mesafeniz olmadığında da geriye gitmeye çalışmaya da gerek yok. Ultra geniş açı modunu kullanmak için, ekranın alt kısmında deklanşör düğmesinin hemen üstünde bulunan 0,5x düğmesine basmanız yeterlidir. 0,5x düğmesinde soldan sağa yanal bir hareketle görüş açısına ince ayar yapabilirsiniz. 0,9x’in ötesine geçtiğinizde diğer ana sensör devreye girer.

 

Gece çekim modu;

Yeni iPhone’larda (iPhone 11’den itibaren) doğal ışık olmadığında daha iyi fotoğraflar çekmek için bir mod var. Bu işlev, ışık yetersiz olduğunda otomatik olarak devreye girer ve  paraziti/noise/grenleri azaltarak fotoğrafı büyük ölçüde iyileştirmeyi amaçlar. iPhone bir tripod üzerine kurulduğunda, gerekirse, mümkün olan en iyi görüntüyü almak için 30 saniyeye kadar uzun pozlama yapabilir.  iPhone’u elinizde tutarsanız, bulanık bir görüntü olmaması için fotoğrafı birkaç saniye içinde çeker. Yarım ay simgesine basarak aktivasyonunu zorlama seçeneğine sahipsiniz.

 

Uzun pozlama;

iPhone uzun pozlamalı fotoğraflar çekmenize izin veriyor. Bu teknik sensörü birkaç saniyeden birkaç dakikaya kadar uzunca bir süre boyunca açık bırakarak fotoğraf çekmeyi amaçlayan bir tekniktir. Bu şekilde, çekiminizi daha dinamik hale getirebilirsiniz yani hareketli öğeleri bulanıklaştırarak farklı bir duygu yaratabilirsiniz. Bu özellik ayrıca düşük ışıkta kaliteli fotoğraflar çekmenize olanak tanır. Elbette görüntünüzün bulanık olmaması için çekim sırasında iPhone’un hareket etmemesi gerekiyor. Bu nedenle bir akıllı telefon için küçük ve ucuz bir tripoda yatırım yapmanız gerekecek. İyi sonuç elde etmek için, bu tür çekimler için yapılmış bir uygulamayı indirmek en akıllıcasıdır. Slow Shutter Cam adlı aplikasyon çok iyi sonuç vermektedir. Bir süre uzun pozlama çekerek tecrübe kazanmanızda yarar olabilir. Uygun bir yer bulun, iPhone’u üç ayak üzerine koyun, uygulamayı açın ve pozlama süresini seçin. Pratik yapmak için örneğin ışık izlerinin, su hareketlerinin ve hatta bulutların fotoğraflarını çekebilirsiniz. Son olarak, pozlama süresi ne kadar uzun olursa, lensin o kadar fazla ışık yakalayacağını ve aydınlık çıkacağını unutmayın. iPhone’un gece modu ile 30 saniyeye varan pozlama sürelerinden yararlanmak mümkün. Bu teknik, gece fotoğrafçılığı gibi bazı fotoğraf türleri için gerekli ve yeterli  olabilir.

Portre modu;

Arka tarafında en az iki sensör bulunan iPhone’larda bulunan portre modu, güzel fotoğraflar çekmenizi sağlar. Bu iki lens de kişiyi keskin ve arka planı bulanık hale getirmek için ön planı ve arka planı üç boyutlu analiz eder. Bokeh efekti olarak da adlandırılan bu fotoğraf tekniği, kişiyi vurgulayıp alan derinliğinden yararlanarak mükemmel portreler çekmeyi amaçlar. iPhone’da her şey otomatik olduğundan, kullanımı çok kolaydır. Konunuzdan uzaktaysanız, kamera sizden daha yakına gitmenizi ister.  iPhone portre modu size altı efekt sunar: doğal aydınlatma, stüdyo aydınlatması, kontur aydınlatması, sahne aydınlatması, mono sahne aydınlatması ve mono high key aydınlatması. Mod seçildikten sonra tek yapmanız gereken deklanşöre basmaktır. Çektiğiniz portrede  daha sonra da efekti değiştirebilirsiniz.

   

Video çekimi;

iPhone ile video çekmek, fotoğraf çekmek kadar kolaydır. Video moduna girdikten sonra kayda başlamak için kırmızı düğmeye basmanız yeterlidir. Videonun süresi ekranın üst kısmında görüntülenir, istediğiniz zaman kırmızı düğmeye ikinci kez dokunarak kaydı durdurabilirsiniz. Video sırasında yakınlaştırma seçeneğiniz vardır. iPhone 6S’ten sonraki tüm yeni iPhone’larda bugün mevcut olan en yüksek çözünürlük olan 4K kalitesinde çekim yapabilirsiniz. Ekranın sağ üst köşesinde kaliteyi ve saniyedeki kare sayısını değiştirme seçeneğine de sahip olduğunuzu unutmayın. 

 

Hızlandırılmış çekim;

Ekranın alt tarafında ve en solunda “Hızlandırılmış” yani hızlı çekim işlevini bulacaksınız. Bu modda iPhone, bir sahnenin hızlandırılmış fotoğraflarını çeker ve çekimlerinizi hızlı bir videoya dönüştürür. Buna zaman atlamalı veya time lapse denir. Bu işlev, örneğin  gün batımını çekerken çok faydalıdır. iPhone’un sabit kalması için bir tripoda koymanız önerilir.  Hareket halindeyken de Hızlı Çekim modunda “video çekebilirsiniz”, ama çok ani bir hareket yapmamaya dikkat edin.  Tüm hızlandırılmış çekimler daha sonra fotoğraflar uygulamasında özel bir albümde gruplandırılmaktadır.  

Video çekerken aynı zamanda fotoğraf çekmek;

Video çekerken ekranın sağ alt köşesinde küçük yuvarlak bir düğme görürsünüz. Bu düğmeye dokunarak, video çekimini hiç durdurmadan bir görüntü yakalayabilirsiniz. Bu görüntü, fotoğraf albümünde saklanır. Bu fotoğrafın kalitesi normal bir çekim sırasındaki kadar iyi olmayacaktır. Bu işlev bir anıyı “o anda durdurmaya” yarar. Ayrıca ana kameranın yanı sıra ön kamera ile birlikte de kullanılabilir. Ağır çekim modunu kullanırken  fotoğraf çekmek de mümkündür. Ancak, hızlandırılmış video çekerken bu işlev çalışmaz.

 

Yavaşlatılmış veya ağır çekim  video çekmek;

Başlamadan önce  “Ağır çekim” işlevini seçin. Bunun için parmağınızı ekranda soldan sağa kaydırarak erişilebilir, değişik çekim modları arasında dolaşabilirsiniz. Ağır çekim, video ve hızlandırılmış modlar arasında bulunur. Kırmızı düğmeye basarak kaydı başlatabilirsiniz. Videoyu bitirmek için tekrar kırmızı kayıt düğmesine dokunun. Ağır çekim modu, normalde saniyede 30 kareye karşı 120 veya 240 kare/saniyede 1080p’ye kadar filme izin verir. Kayıt bittiğinde, ne zaman yavaşlayacağınızı seçme seçeneğiniz vardır. Bunu yapmak için fotoğraf albümüne gitmeniz ve ardından videonun altında bulunan iki beyaz çubukla oynamanız gerekiyor. Ayarınızı yaptıktan sonra onaylamayı unutmayın. 

Fotoğrafları okuma konusunda incelediğim bir kaç makaleden yararlanarak başka  bir yaklaşım daha önermek istiyorum.

Aşağıdaki şu maddeleri göz önünde bulundurup farklı bir yaklaşımla fotoğrafı okumaya çalışabiliriz. Fotoğrafçılar ve izleyiciler arasında belirli bir fark vardır: Biz fotoğrafçılar, fotoğrafta gözle görülenden daha fazla birşeyler olduğunu biliyoruz.

Fotoğrafçılar fotoğrafları eleştirmeyi sever – kasıtlı olarak fotoğrafın şu ya da bu şekilde nasıl geliştirilebileceğine dikkati çekmeye çalışırlar. Peki biz izleyiciler bir fotoğrafa yüzde kaç bakıyor ve fotoğrafın içinde kaybolmamıza izin veriyoruz? İçerik oluşturucunun iletişim kurmak istediklerini gerçekten değerlendirmek için ne kadar zaman ayırıyoruz?

Şahsen, fotoğraf okumaya daha fazla zaman ayırmaya gerek olmalı diye düşünüyorum.

1. İlk İzlenimler: Ne fark ediyorsunuz?

Bir resim bin kelimeye bedel olabilir, ancak bu resim size ne diyor? Tüm öğeleri toplu olarak bir inceleyin ve bu gözlemlerinizi bir anlığına unutun. Daha spesifik ayrıntılara bakmaya başlayın, ardından düşündüğünüzde ilk izlenimlerinizin her zaman doğru olmadığını anlayıp şaşırabilirsiniz.

2. İçeriği değerlendirin

Bu fotoğraf ne zaman çekilmiş? Sadece günün hangi anında çekildiğini değil, olayı da belirleyin. Farklı kültürler söz konusuysa, anlatılan hikaye de etkilenecektir.

3. İlişkiler: Konunun kendisi veya konunun izleyicile ilişkisi

Resimdeki insanlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Birbirlerine ne kadar yakınlar? Birbirleri hakkında ne hissediyorlar? Ayrıca izleyici olarak konu ile aranızda bir şey olup olmadığını da düşünün. İçinden almanız gereken duygular var mı? Ne hissediyorsunuz? Konuya ne kadar hassassınız?

4. Kavramlar: Eylemler ve bağlantılar

Bazen bir fotoğraftaki ince ayrıntılar mesaj üzerinde dinamik bir etki yaratabilir. El hareketleri, bakışların yönü, vb. Tüm bu detaylar görüntünün mesajı hakkında ne anlatıyor?

5. Görünüm: Sizi katılımcı olmanızı sağlıyor mu?

Güçlü fotoğraflar genellikle bizi basit izleyenden çok daha fazla içine çeker ve katılımcı yapar. Bu fotoğrafla ilgili izleniminizi ve hissinizi nasıl etkiler?

6. Fotoğrafın Yönü Sizi nereye götürüyor ?

Bu soru göz akışı ile ilgili. Tüm incelikleri ve ayrıntıları değerlendirdikten sonra, görüntünün genel mesajını veya fikrini desteklemek için öğeler nasıl bir araya geliyor bunu da düşünün. Ne görüyorsunuz? Hangi sonuçlara varıyorsunuz?

Genellikle fotoğrafta ilk bakışta görülmeyen ve  gizlenen sırları ortaya çıkarmak biraz egzersiz gerektirir, aslında sanatı heyecanlı yapan  şey de budur? Sanat üzerinde düşünmek ve ilgilenmek hoşa gider.

Fotoğrafçı olarak fotoğraflarımız her zaman yaşam deneyimlerimizden doğar ve sadece fiziksel olarak değil, estetik, politik, politik veya ideolojik olarak da beğenelim beğenmelim bakış açımızı yansıtır.

Fotoğrafın fotoğrafçıların kararlarını belirgin hale getirme derecesi ve bunun genel anlam üzerindeki etkisi değişebilir. Sonuç olarak, bir fotoğrafı okuma şeklimiz yalnızca fotoğraftaki nesneleri ve bağlamını anlamamıza değil, aynı zamanda yazar hakkındaki anlayışımıza da bağlıdır.

Her fotoğrafçı yarattığı fotoğrafın yazarıdır.

Dolayısıyla , fotoğrafçının çalışmaları bir yazarın veya müzisyenin çalışmaları kadar bir stilin, bazı etkilerin ve fotoğrafik söylemin toplamı olabilir.

Fotoğraf kitapları, galeriler veya dergiler aracılığıyla tükettiğimiz fotoğrafçılık kendi tarzımızı ve sanatsal gelişimimizi büyük ölçüde değiştirebilir.

 Fotoğrafçı olarak “fark ve benzerlikler” ile yeni bir fotoğraf dili veya söylemi yaratabiliriz.

Yüz ifadeleri gibi  küçük farklılıklar bile belirli bir  kadraj sayesinde daha büyük etkiye sahip olabilir.

Fotoğrafçılığın tüm konuları ile olan ilgimiz bizi fotoğrafçı gözümüzü ve görsel dilimizi şekillendirir. Bu anlayışımız ve bakış açımız görüntünün kendisi ile görüntüdeki anlamı nasıl okuduğumuz arasındaki farkı belirginleştirir.

1955 yılında Alfred Stieglitz’in New York’ta organize ettiği “İnsan Ailesi Sergisi” sergisinde 503 fotoğrafı ‘yaratma, aşk, doğum, iş, ölüm,  barış, demokrasi, adalet’ olarak sınıflandırdı. O gün için temaya göre bu gruplama doğaldı. Oysa bugün fotoğrafçılar genellikle çalışmalarını “belgesel fotoğraf” veya “sanat fotoğrafı” olarak belirliyorlar ve bir fotoğrafı kendi referans koşulları, kendi türü ve kendi normları çerçevesinde okumaya çalışıyorlar.

Bazı fotoğrafçılar ise  bir fotoğrafı dünyanın soyut bir görüntüsü olarak değerlendirmeyi yeğliyorlar. Bazı fotoğrafçılar ise  bilinçli olarak, fotoğrafın doğrudan anlaşılmasını zorlaştırarak fotoğraf okumasını kafa karıştırıcı hale getirmeyi tercih ediyorlar.

En nihayetinde bir fotoğraf, belirli bir durumda fotoğrafçının seçiminin göstergesidir. 

Fotoğrafa baktığımızda “Denotation” yani görünen  ve “Connotation” yani çağrışımsal yönler olduğunu anlarız.

Studium ve punctum da sanatta yeri olan kavramlarıdr. Studium ilk bakışta gördüğümüze gönderme yaparken punctum ayrıntıdadır, gözümüze takılan küçük bir şeydir.

Tüm bu yöntemlerin ve fotoğrafı yazanın veya yapanın rolü hakkında düşünmek, bu anlamları bizim için daha görünür hale getirir ve sorular sormamıza yardımcı olabilir.

Bununla birlikte, fotoğraf okumaları bizi fotoğrafçılığa eleştirel bakmaya, fotoğrafçının kendi deneyimlerini görüntüye nasıl aktardığını aramaya da zorlamalıdır.

Fotoğrafçının kendi bakış açısı, yaşam deneyimleri ve önyargıları çalışmalarını nasıl etkiler? Bunu anlamaya çalışmalıyız.

Fotoğrafı okuyan kişi, fotoğrafçısı kadar içeriğine de anlam katabilir. 

İzleyicinin kültürü ve yaşam deneyimleri fotoğrafçıların düşüncelerini yansıtıyor mu yoksa çatışıyor mu?

İzleyicinin bakış açısı farklı bir görüşe ve mesajın farklı anlaşılmasına neden olur mu? İşte bu belirsizlikler fotoğrafı tartışmaya açar ve yine bu nedenden dolayı fotoğraf heyecan verir.

Bugün Louis Vuitton vakfında Simon Hantai sergisini gezdik. 18 Mayıs‘tan 29 Ağustos 2020’ye kadar açık kalacak olan bu sergi çok heyecan vericiydi. Sanatçının doğumunun 100. yılında bugüne kadar yapılmış en büyük retrospektif sergisiydi. 1957-2000 yılları arasında yapılmış130 dev tablosu sergilenmekteydi.

1922’de Macaristan’da doğan ve 12 Eylül 2008’de Paris’te 85 yaşında ölen bu Macar asıllı Fransız ressam abstre resim sanatının önemli isimlerinden birisidir. Eserlerinden birine sahip olabilmek için yüzbinlerce dolar ödemek gerekiyor. Kendisi değişik sanat alanlarına girmiş ve çok değişik teknikler deneyerek bugünkü çizgisine ulaşmıştır. Sürrealizm, yazı sanatı, katlama teknikleri gibi çeşitli teknikleri denemiştir.
1982 yılında sanat hayatından 15 yıl uzaklaşıp tekrar geri dönmüştür.

Hantai’nin yaşam hayatına bakarsak Katolik inanca sahip alman dilinde konuşan bir ailenin üç çocuğundan ikincisi olduğunu görürüz. Macaristanda yaşamasına rağmen macarcayı ancak okulda öğrenmiştir. Zaten babası da alman politikalarına tepki olarak ismini Hantai olarak değiştirmiştir. Budapeşte Güzel Sanatlar Akademisine kaydolmuş ve İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı pozisyon almıştır. Tutuklanmış ama kaçmayı başarmıştır. Macaristan’da sanata ilk başladığında resimleri daha çok figüratif özelliklerdedir. Matisse’ten ve Nabis ressamlarından etkilenmiştir. Başından itibaren büyük formatta yüzeyler kullanmıştır.
Bu dönemde Güzel Sanatlar‘da tanıştığı nişanlısı ile birlikte Macaristan’ın vermeyi taahhüt ettiği bir bursla Paris’e gelme şansları doğuyor. Ancak Fransa’nın vize vermesi gecikince İtalya üzerinden Fransaya gitmeye karar veriyorlar. Ancak Fransa’ya geldiklerinde Macaristan’ın bursu vermekten vazgeçtiğini öğreniyorlar. Onlarda Macaristan’a dönmekten vazgeçiyorlar ve Fransa’da kalmaya karar veriyorlar. Ile Saint Louis’de bir otelde kalıp ardından Cite des Fleurs’e yerleşiyorlar. Hantai Paris’te önce sürekli müzeleri ve galerileri dolaşıyor. Matisse’e hayranlığını saklamıyor. Jean Dubuffet, Picasso, André Masson ve Max Ernest’den feyz alıyor. Değişik yüzeylere değişik deneysel uygulamalar yapıyor. Kolajlar, sürtmeler, jiletle kazımalar ve damlatma işleri yapıyor en son katlamalara başlıyor. Bu arada Amerikalı ressamlarla Paris’teki bir galeriye sergi yapmaya davet ediliyor.
30 yaşına girdiği gün André Breton’un kapısının önüne bir resim bırakıyor. Bu resimi alan Breton bir sergide bu resimi sergiliyor. O da gidip kendisini Breton’a takdim ediyor. Breton kendisi için kişisel bir sergi düzenliyor ve kataloğunun önsözünü yazıyor.

Yazdığı bir makale ile sürrealist grubun içinde bir kriz yaratmayı amaçlıyor. Marcel Duchamp’ın bir eserine takılıyor. Bu eser “Büyük Cam” olarak da bilinen “Bekarları Tarafından Çırılçıplak Soyulan Gelin” adlı eser. Yeterli tepki alamadığı ve derin anlaşmazlıklar nedeniyle Hantai sürrealist gruptan uzaklaşıyor.

André Breton’u sürrealist grubu dağıtmaya ikna etmek istiyor. Sürrealist son bir sergi yapıyor ve 1955’te gruptan ayrılıyor. Çünkü Breton Jackson Pollock’un “action painting”’inin adını bile duymak istemiyor. Gruptan ayrıldıktan sonra çok büyük bir stüdyoya taşınıyor. Ve yeni bir boyama teknikeri üzerine çalışmalara başlıyor. Önce tüm yüzeyi parlak renklerle boyuyor ardından kahverengiden siyaha kadar değişen koyu yağlı bir katmanla kaplıyor. Ardından tabakayı sıyırıyor ve çeşitli mutfak eşyaları ile renkli katmanı tekrar tekrar kazıyor bir çeşit süpürme hareketi geliştiriyor. Sonuç hem Pollock tarzında negatif bir resim hem de güçlü bir “gesture” tekniği resmi olarak ortaya çıkıyor. 1955 ve 57 yılları arasındaki bu periyodu gesture veya Pollock’un Over-all tarzı bir dönemidir. Abstrakt ekspresyonizm’e yakın duruyor. Pollock’un ve George Mathieu’nün etkisinde kalıyor.

1958 ve1959 da “Pembe Yazım” dediği dönem başlıyor. 1958’de resimde anlaşılmaz kelimelerden oluşan yazılar yazıyor. “Pembe Yazım” diye adlandırıyor ama içinde pembe renk yok. Hrıstiyan dini takvimini kullanarak çeşitli filozofik ve mistik yazıları kırmızı yeşil mor ve siyah çini mürekkebi ile dini takvimin değişik dönemlerinde anlaşılmaz bir şekilde yazıyor.
Daha sonra katlama teknikleri dönemi geliyor.
Önceleri beyaz rengi hiç takdir etmezken ve beyazın hiç bir şeye karşılık gelmediğini düşünürken daha sonraları renkleri ortaya çıkarmak için beyazın mutlaka gerekli olduğuna inanmaya başlıyor.
1967’de Saint-Paul-de-Vence’deki Maeght Vakfının “On yıllık sanat” sergisine katılıyor.
1960-67 yılları arasında “Katlanır Tablo”ları ile bir retrospektif yapıyor ve bu yöntemini kuramsallaştırıyor. Ardından, aynı zamanda annesinin önlüğünü çağrıştıran “masa” veya “tahta” anlamına gelen Latince kelime “Tabula”dan yola çıkarak Tabulalarını (1972–76) yaratıyor.
1976’da, Paris’te, Ulusal Modern Sanat Müzesi’nde o zamana kadarki en önemli retrospektifi ile “Hantaï” bir şekilde yüceltiliyor.
Mayıs 1976’dan itibaren Hantaï, 3 buçuk yıl boyunca resim yapmayı bırakıyor. Ünlü ressam bu dönemde psikolojik bir kriz yaşıyor ve sanatın toplumdaki yerini ve sanat piyasasının zafer çığlıkları karşısında kendi rolünü sorguluyor.
“Kültürel hayattaki her şey bana çok cesaret kırıcı, hatta utanç verici görünüyor nefes alacak bir yer bulamıyorum” diye haykırıyor. Bu dönemde sanat dünyasındaki fikir yokluğu onu çok sarsıyor.
1982’de Hantaï’nin eserleri Osaka ve New York’ta sergileniyor.
Yine aynı yıl Venedik Bienali’nde Fransa’yı 18 büyük Tabula’sı ile temsil ediyor. Hantaï bunu kendisi için çok büyük bir başarısızlık olarak değerlendiriyor. Ardından, kazandığı büyük şöhretin zirvesindeyken, Hantaï tüm kamu faaliyetlerinden vazgeçtiğini ve her şeyden geri çekildiğini duyuruyor.
15 yıl sergileri geri çeviriyor ve hiç bir röportaj vermiyor. Sadece filozof arkadaşlarıyla görüşmeye devam ediyor. Deleuze, Jacques Derrida, Georges Didi-Huberman bunların başını çekiyor. Bazı kitaplara yazı yazıyor. Bazı tablolarını bahçesine gömüyor. Bazılarını tahrip ediyor. Keserek yok ediyor. Eserlerinin ticari meta haline gelmesini protesto ediyor. 1997 de Paris belediyesine 16 tane eserini bağışlıyor. 1998 de Georges Didi-Huberman’ın etkisi ile tekrardan sergi yapmayı kabul ediyor. 1999 yaşadığı dönemin en büyük sergisini gerçekleştiriyor.
Bu sergiyi Münster’deki Westphalian State Museum of Art & Cultural History’de yapıyor. Bu sergide ilk kez “Altın Monokromunu” sergiliyor. Aynı yıl Pompidou çağdaş sanat merkezinde de bir sergisini yapıyor.
2003 Hantaï yine önemli bir bağışta bulunuyor. Pompidou sanat Merkezine bolca eser bağışlıyor.
Simon Hantaï 2008 de 85 yaşında Paris’te öldü. Montparnasse mezarlığın gömüldü. Simon ve Zsuzsa Hantaï birlikte 5 çocuk sahibi olmuşlardır

 

.

Paris şu sıralar Steve McCurry Sergisi afişleri ile donanmış durumda. Dünyanın en çok görülmüş portrelerinden biri olan Afganlı kız Sharbat Gula portresi sergi posterlerini süslüyor. Steve McCurry  bir süre önce Roma’da da aynı sergi yaptı.  İnsanın aklına “acaba Steve McCurry bu portreden maksimum yararlanmak mı istiyor?” düşüncesi geliyor. Steve McCurry bu fotoğrafı 1984’te bir ilkokulda çekmişti. Sharbat Gula o zaman 13 yaşındaydı aradan yıllar geçtikten sonra onu bulup tekrar fotoğrafladı. Taliban’ın gelmesi ile birlikte Sharbat Gula Roma’ya sığındı. Bu sergi fotoğrafçıya adanmış en kapsamlı sergi. Sud-Est 57 Ajansı’nın kurucusu Steve McCurry‘nin menajeri Biba Giacchetti serginin küratörlüğünü yapıyor. Maillol Müzesi’nde iki katta serpiştirilmiş 150 fotoğraf herhangi bir tema üzerinden ilerlemiyor. Savaş fotoğrafları, portreler, seyahat fotoğrafları içiçe bulunuyor. 

Müzenin iki katı sadece fotoğraflara ışık düşecek şekilde karartılmış. Bu görsel bir farkındalık yaratıyor. Fotoğraflar bakışlarımızı yakalamayı başarıyor onlarla derin bir empatiye giriyoruz. Steve McCurry’nin insana gösterdiği ilgi çok yoğun hissediliyor. Porterelerdeki karakterlerin gözleri bize çeşitli hikayeler anlatıyor. Mekanlar arasında bir köprü oluşturuyor. Steve McCurry’nin kamerası yardımıyla dünyaya portreler aracılığıyla giriyoruz. O zaman McCurry’nin, güçlü ve tutarlı bir an yakalama yeteneği olduğunun farkına varıyoruz. Roland Barthes dediği an yakalama meselesi burada devreye giriyor. Fotoğraftaki insan yüzü, izleyiciyi fotoğrafın arkasındaki hikayeyi anlamaya çağırıyor. Steve McCurry renk tonu kullanımındaki büyük ustalığı ile görüntülerde zafer ve umut duygularını ortaya çıkarıyor. Her yerde ışık ve renk var.  Görüntülerde çoğu zaman trajik durumlar var. Örneğin Afganistan Herat’daki harabelerin tam ortasında bir grup insanın ısınmak için etrafında toplandığı parlak sarı ateş, duvarlarla muhteşem bir kontrast oluşturuyor. Fotoğrafların üçte biri ile ilgili yorumları girişte ücretsiz dağıtılan kulaklıktan dinleyebiliyoruz. Kulaklıktan Steve McCurry kendi sesinden fotoğrafların hikayelerini anlatıyor. Onu dinleyerek fotoğrafların çekildiği bağlamı daha iyi anlıyoruz.

Steve McCurry parlak renkleri ile ünlüdür. 

İlk başlarda siyah beyaz film kullanmasının nedeni bu filmlerin ucuz olmasıydı. Sergi her ne kadar 1979’da Afganistan’da Sovyet ordusuna karşı Savaşan mücahitleri gösteren siyah beyaz bir fotoğrafla başlasa da çok süratli bir şekilde renk patlamasına doğru evriliyor.

Steve McCurry gençliğinde savaş bölgelerine gönderilen bir foto muhabiriydi. Aynı zamanda Magnum üyeliği de var. Ancak sergi biyografisinde bu özellikleri görünmüyor. Bunun nedeni belki fotoğrafçı geçmişinden sıyrılıp sanatçı kimliğini öne çıkarmak istemesi olabilir. 

Kariyerini dünyayı dolaşarak yapan Steve McCurry Time ve Life gibi dergilere siyah beyaz fotoğraf çekerek fotoğrafçılığa başladı. Steve McCurry’nin 40 yıllık bir kariyerini bu sergide izleme fırsatını yakalıyoruz. Magnum Ajansı’nın önemli bir foto muhabiri olan Steve McCurry gerçekten referans bir fotoğrafçıdır. 

29 yaşında Amerikalılar tarafından finanse edilen Afgan-Sovyet savaşına gitti.  Bir grup islamcı mücahitin arasında onlarla aynı giysiler içinde cephede dolaştı. Fotoğraf bobinlerini elbiselerinin içine dikti, fotoğraf makinesinin yanında yakalatmak üzere başka bobinler bırakarak sınırları geçti.  Rusya’nın Afganistan’ı işgalini ilk fotoğraflayan kişi oldu.

Steve McCurry Hindistan‘a 80 kez seyahat etti. 1983’te fırtına içinde beş ay boyunca Hindistan‘ı bir uçtan bir uca dolaştı. Bu gezisinde çok renkli fotoğraflar çekti. Bu fotoğraflardan bazıları hala onun en ünlü fotoğrafları arasında sayılabilir. Steve McCurry savaştan çok savaşın masumlar üzerindeki toplumsal sonuçlarıyla ilgilendi. Bu durumu  “Hiçbir şey istemeyen ancak her şeyini kaybeden mültecilerin içinde bulunduğu kötü durumlarla ilgileniyorum” diye ifade etmiştir..

Afganistan’ın işgalinden sonra Pakistan’daki bir mülteci kampında fotoğraflardan peçesi yırtılmış genç kız bakana çok şey söylüyor. Yeşil gözlü Afgan kız başındaki kırmızı yırtık örtüsüyle bugünün dünyasının Mona Lizası olarak kabul edilebilir. Sharbat Gula afgan savaş mültecilerinin gerçek bir simgesi haline gelmiş oldu. Afganlı kız olağanüstü yeşil gözleri ile çektiği acıları yoğun bir bakışla ifade ediyor. Bu kız Pakistanı yıllarca terk etmedi ve bu fotoğrafının getirdiği şöhretinden yararlanmaya da çalışmadı. Sonra ülkesine döndü ve son taliban dalgası ile Roma’ya göçtü.

1991’de Amerikan ordusuyla Kuveyt’e çıkan Steve McCurry sanki cehenneme benzeyen manzaraları yakalar. Yanmakta olan petrol kuyularıyla alevler içinde kalmış yağmalanmış bir bölge görüntüsü dikkatimizi çekiyor. 

McCurry 1992’de Kabil’de burka giymiş afgan kızlarının spor ayakkabılarla ortaya çıkardıkları çelişkiyi  gözler önüne seriyor. İslamcılıkla özgürlükçü gelenekler arasında insanların sıkışıp kaldığını bize gösteriyor.

Steve McCurry’nın Küba ve Papua Yeni Gine’den egzotik fotoğrafları var. Kendine has renkleriyle dikkati çeken fotoğrafları bu sergide izleme fırsatı buluyoruz. Madagaskarın ünlü uzun Grandidier Baobab ağaçlarının altında oynayan çocuklar önemli fotoğraflardan bir tanesi. McCurry bize bu fotoğrafta pastoral duygular vermiş.

Steve McCurry 1950’de Philadelphia’da doğdu. Çocuk denecek yaşta eline kamera aldığında insanları fotoğrafın merkezine koymaktan bugüne kadar vazgeçmedi. Sergide kronolojik ve tematik bir yoldan çok Steve McCurry’nin insanlık hallerini gösterdiği bir konu yelpazesi izliyoruz. Amerika’dan Hindistan‘a Küba’dan Afganistan‘a Madagaskar’dan Kuveyt’e çeşitli ülkeleri dolaşma fırsatı buluyoruz.

Sergideki fotoğraflardan Steve McCurry’nin güçlü bir gözlem yeteneğine sahip olduğunu anlıyoruz. Steve McCurry şöyle diyor geriye dönüp baktığımda ışıkla görmeyi ve yazmayı bu renkli titreşimler sayesinde öğrendim. Fark ettim ki kamera sanki bir fırça oluyor. Bazı yerlerin sefaletini iyimser bir görüntü olarak sunmak için farklı renkler üzerinden ilerliyor fotoğrafçı.

Steve McCurry kendisinin usta bir görsel bir hikaye anlatıcı olduğunu kanıtlıyor. Bunu hikayeleri olan fotoğraflar çekerek yapıyor.

Fotoğraflarda kullandığı renklerin şiirsi yapısı arka planda ortaya çıkan siyasi ve tarihsel durumla sıklıkla çelişiyor. 1991 yılında mezar-ı şerif camisinin önünde fotoğraflanan güvercinlerin uçuşu Afganistan’ın talihsiz istikrarsızlığını bize gösteriyor.

Afganistan’daki savaştan dünya ticaret merkezinin çöküşü ve körfez Savaşı’na kadar Steve McCurry dünyada meydana gelen büyük ayaklanmalar hakkında sürekli fotoğraflar göndermiş.

Steve McCurry dramatik olayların yarattığı insanlık durumunun çelişkileri üzerinde oynuyor.

Sergi gerçekten bizi bir dünya turuna çıkarıyor. Beyrut‘ta mayınlarla dolu bir arazide masum dört çocuğun terk edilmiş bir makina tüfekle eğlendiği bir fotoğraf var. Karanlığın ve ışığın kesiştiği ancak insan ırkı için temel olan saflık ve umudun her zaman üstün geldiği bir dünyayı göstermeye çalışıyor Steve McCurry.

Steve McCurry’nin dünyası adlı sergide fotoğraflar tarihi veya bölgeye göre sınıflandırılmamış bunun nedenini her birimizin farklı bir tepkisi olmasına bağlıyorlar. Bu nedenle sergi için seçtiği fotoğrafları herkesin kişisel yorumunu açık bırakmayı tercih etmiş anı kaçırmamanın önemini vurgulamak istemiş.

Steve McCurry’nin hayatta en çok uğraştığı şey seyahat etmek ve deneyimlerini çoğaltmaktır.

Sergi 29 Mayıs 2022’ye kadar Paris’te Maillol müzesinde devam edecek. Fotoğrafçı sergi öncesi yaptığı açıklamada hayatını fotoğraf sanatına adamanın ne anlama geldiğini anlattı. McCurry kendisinin Afganistan tarihine çok bağlı olduğun bunun bir şekilde  içine işlediğini söylüyor. İlk gezisinde fotoğrafladığı ailelere zaman zaman ziyaretler yaptığını söylüyor.

McCurry, savaş ve şiddetle boğuşan bu dünyada tek bir gerçek olduğunu da ekliyor. “Bu dünyada geçirdiğimiz zamanın kısadır”. Fotoğrafçının iyimser kalmasının her zaman kolay olmadığını da sözlerine ekliyor.

Fotoğrafçının çağdaş dünyada rolü sorulduğunda “hala yapılacak çok iş var” diyor.

Steve McCurry’nın konuşmasının sonunda “isteksizliği ve korkuyu aşın risk alın meraklı olun” diyerek bitiriyor.

Bu sergi Paris’e yolu düşen fotoğraf severlerin mutlaka görmesi gereken bir sergi.

Hepinize güzel ışıklı fotoğraflar diliyorum.

Baselitz’in “Retrospektif” Sergisi

20 Ekim 2021 – 7 Mart 2022, Pompidou Çağdaş Sanat Merkezi,  Rue Beaubourg, 75004 Paris

Mevsimin ilk baharı müjdelemesi gibi, hatta mevsim değişikliğini vurgular gibi 2022 yılının mart başında bir çok müzede eski sergiler kalkmakta yerlerine yeni sergiler yerleşmektedir. Pompidou Çağdaş Sanat Merkezi Baselitz sergisini uğurlarken, Charles Ray heykel sergisine hoşgeldin demektedir. Biz burada, 3 defa gittiğimiz ama yazmaya fırsat bulamadığımız Baselitz sergisinden bahsedeceğiz. Ardından da Charles Ray’in değişik dünyası ve heykellerini anlatırız.

1938’de Almanya’da doğan Baselitz sanat eğitimine Doğu Almanya’da başlamış sonra batı Almanya’ya geçmiştir. 1963’te ilk sergisi büyük skandallara yol açmıştır. Bütün sanatsal doğmaları reddedip mitler ve efsanelerle dolu karanlık bir ikonografik resim tarzı geliştirmiştir. Ardından daha sıradan konulara girip figüratif araştırmalara yönelmiştir. 1969’da baş aşağı resimler çizmeye başlamış ve bu kendine has tekniği ile ilgi çekmeyi başarmıştır. Bazı resimlerinde de imgeyi parça parça göstermeyi yeğlemiştir. Nazilerin ve Sovyetlerin baskıcı rejimleri altında yaşamış olan Baselitz’in bu tarz bir bakış açısına ulaşması pek de şaşırtıcı bir şey değil. Çizdiği şekillerdeki figürasyonla abstraksiyon arasındaki resim dili sürekli gelişmiştir. Değişik alanlarda  eserler vermiştir. Gravür, desen, baskı, resim ve heykel alanlarında çok sayıda eser vermiştir. Kendisi İtalyan maniyerizmi, ekspresyonizm, brüt sanat ve Afrika heykel sanatı arasında gidip gelmektedir. Pompidou merkezinde 60 yıllık sanat hayatından geniş bir retrospektif sergi kısa bir süre sonra bitecek. O kendisi ile yapılan söyleşide şu sözlere yer verir; “Ben harap olmuş bir düzen, harap olmuş bir manzara, harap olmuş bir halk ve harap olmuş bir toplum içinde dünyaya geldim. Yeni bir düzen kurmak istemedim. Buna karşın her şeyi sorguladım ve sıfırdan başlamak istedim. Ben de  İtalyan maniyeristlerin duyarlılığı, kültürü ve felsefesi yok. Ama ben de her şeyi deforme ederek bir tarz maniyerist oldum sayılır. Ben kabayım, naifim ve gotikim” demiştir. İsterseniz Pompidou çağdaş sanat merkezinde sergilenen bazı eserlerine göz atalım.

Yok olan kahramanlar:Baselitz Berlin de yeni bir Alman resmi yaratmaya çalışmıştır. 1965-66 yıllarında bu yeni tarza isin vermiş ve “Yeni Tip” demiştir. Provokatördür. Bugün bu tekniğe daha çok “Kahramalar” deniliyor. Ressamlar, şairler ve partizanlar yaralı olarak savaştan dönenler ise  “İyi arkadaşlar” da altında karşımıza çıkmaktadır. Bunlar çok büyük boyutlarda tablolardır. Bu resimler bize Almanya’nın trajedisini gösterir. Resimdeki iki kişi yaralı olmalarına rağmen birbirlerinin elini tutmaktan bile acizdirler. Harabe bir dekor içinde yerlerde sürünen bir kırmızı bayrağın üzerinde ayakta durmaktadırlar.

Görüntüyü ters çevirmek: 1969’da Baselitz fotoğraflardan yola çıkarak tamamen tersine dönmüş resimler çizmeye başlamıştır. Bu eserlerin adını “Kol ve Gövde arasındaki üçgen” olarak koymuştur. Bunlar ilk otoportrelerdir. Baselitz koluyla vücudu arasında oluşturduğu üçgene bir kuş kanadı yerleştirir. Baselitz daha sonraki eserlerinde tekniğini ve yaklaşımlarını değiştirse de baş aşağı duran imge anlayışını değiştirmemiştir. Bunlara yeni imgeler demiştir.

Ekstraksiyonun ötesinde: 1977’de baz bir seri Afrika tarzı primitif heykeller yapmıştır. Tahtadan yonttuğu heykelleriyle 1980 de Venedik Bienaline katılmıştır. Bu heykellerle sanatçı şiirsel bakış açısıyla insani durumları göstermek istemiştir. “Olmo’lu kızlar” İtalya’daki bir meydanda bisiklete binen kızlardan ilhamlanmıştır. Renk canlılığı Alman ekspresyonizminden gelir özellikle Emil Nolde’un renk paletine yakın durmaktadır.

Hatıralar meydanı: Baselitz 1989’da Berlin düştüğünde gençliğini hatırlar. 1945’teki Dresden bombalanması sonrasındaki yeniden yapılanma aklına gelir. O zamanlar yedi yaşındadır. Hafızasında şehrin her noktasını temizleyen kadınlar ve  yeniden yapılanma hareketinde sürekli çalışan kadınlar vardır. Bir yıl boyunca bu hatıralarından yaptığı resimlere “Harabe kadınları” adını vermiştir. Bu konuyla ilgili bir seri sarı boyalı baş heykelleri de yatmıştır. Bunların adını da “Dresden kadınları” koymuştur.

Remix: 2005’ten itibaren Baselitz eski tablolarını yeniden gözden geçirmiştir. Müzikteki tabiriyle Remikslemiştir. Kompozisyonlardaki ritmi değiştirmiş daha akışkan bir resim tarzını benimsemiştir. Bu resimleri hızlı hareketlerle yeniden yaratmıştır. Modern ressam adlı eserinde 1966 yılında yaptığı üniformalı askeri resminde askerin elleri yerdeki dikenli tellerdedir. Yeni remiks resimde ise askeri aynı pozisyonda tutmuş ama  beyaz bir fon üzerinde etrafından kanlar fışkırıyor şekilde boyamıştır.

Baselitz sonra George şöyle diyor; “Benimle ben arasında ikimiz varızdır ve ben bunun üzerine resim yaparım. İşte hepsi bu kadar.

Ama zaman zaman da Otto Dix gibi çok hayranlık duyduğum birisi de gelir bize eşlik eder.

Son eserleri: Karısı Elke ile yine ters duran ikili portre yapmıştır. Çıplak sandalyede oturmaktadırlar. Başka bir  tabloda Otto Dix’in anne babasının portrelerinden esinlenmiştir. Bu tablalarda çok büyük boyutlardadır.

     

“Graciela Iturbide, Heliotropo 37”
12 Şubat – 29 Mayıs 2022
Cartier Vakfı, 261, boulevard Raspail, 75014 Paris, Fransa

Meksika ve Güney Amerika fotoğrafçılığının efsane ismi Graciela Iturbide 79 yaşında Paris’te Cartier Vakfı binasında şu sıralar yaşamının en büyük retrospektif sergisini yapıyor. 29 Mayısa kadar gezilebilecek sergi 2 kata yayılmış durumda ve fotoğrafçının 50 yıllık fotoğrafçı geçmişini gözler önüne seriyor. Bu sergi, fotoğrafçının bugüne kadar olan kariyerinin en eksiksiz antolojisini temsil ediyor diyebiliriz.
Minyon yapıdaki bu kadın, narin, gülümseyen ama gerginliğini de saklamayan, sigarasına yapışmış, güzel sadeliği ve belli ki iyi yetiştirilmiş kibarlığı ile tanınıyor. Hayali edebiyat okumakmış ama babası okutmamış. Ailesi ve kardeşleri çok muhafazakarlarmış. Evlenerek bundan kurtulacağını düşünmüş. Ancak daha özgür bir yapıya sahip mimar eşinden boşanınca, yaşam boşanmış bir kadın fotoğrafçı olarak pek de kolay olmamış ama Graciela bunu pek umursamamış.

Ben Graciela Iturbide’in daha önce sınırlı bir sergisini 2011 yılında Arles Fotoğraf Buluşmalarında izlemiştim. Ardından Pompidou Çağdaş Sanat Merkezinde bir retrospektif sergisi olmuştu. Ama bu boyutta bir sergisi sanıyorum dünyada ilk. Sergi adını Frido Kahlo’nun da yaşadığı Mexico City’deki Coyoacan semtindeki stüdyosudan alıyor. Serginin adı “Graciela Iturbide, Heliotropo 37”.
Graciela Iturbide evlenip üç çocuk sahibi olduktan sonra 1970 de fotoğrafa başladı. Sinema okulunda beşinci sınıfta manuel Alvarez Bravo‘nun öğrencisi oldu. Bravo elinden tuttu. Henri_Cartier Bresson ile tanıştı. Üç çocuğundan kızı Claudia yıl trajik bir şekilde kaybetmesinin ardından mimar eşinden ayrılıp kendisini iyice fotoğrafa verdi. 5 yıl boyunca yüzlerce Angelicos fotoğrafı çekti. Angelicos Meksika inanışına göre daha suç işleme fırsatı bulamadan ölen çocuk anlamına gelir ve bu çocuklar doğrudan cennete giderler. Sırasıyla Meksika’nın “Woodstock” u olan rock festivalini çeker, Panama devrimci figürü Omar Torrijos’u takip ederek fotoğraflar. Ochimichu, Epinoza, San Augustin Etla, Cuetzalan şehirlerinden fotoğraflar gönderir. İlk sergisini Colette Alvarez ve Paulina Lavista adlı kadın fotoğrafçılarla 1975 de Meksika’da açar. Meksika’nın İspanyollar öncesi tarihi ile ilgilenir ve yerel kabilelerin fotoğraflanması işine girişir.
Sonora çöllerindeki “Seri” kabilesini fotoğraflar. Meksika fotoğraf konseyine seçilir. Önce Meksika’nın her yerini ve ardından tüm dünyayı fotoğraflar. Benzersiz bir fotoğraf anlayışıyla çok geniş yelpazede bir çalışma ortaya koyar.
En önemli işleri sayılan Juchitan halkının fotoğraflanması için davet alır. Yavaş yavaş belgesel fotoğrafçılığa kayar. Kadın fotoğrafçı olmanın avantajını kullanarak kadınları en doğal hallerinde yakalar. 1990 da Oaxaca daki keçi kurban törenlerini belgeler ve bundan sonra fotoğraflarından insan figürü eksilmeye başlar. Sembolik ve abstre fotoğrafa doğru yol almaya başlar. Aynı yıl “Sınır Tanımayan Doktorlar” tarafından Madagaskar’da Aids’li kadınları fotoğraflamak üzere davet edilir.

Hindistan ve Bangladeş’te travesti ve hadım edilmişlerin, fahişe ve güreşçilerin fotoğraflarını çeker.

Ardından bu bölgeye yaptığı 5 yolculuk sonunda “No hay nadie” adlı kitabı çıkar. Bu kitapta hiç insan figürü yoktur. 1997-2010 yılları arasındaki fotoğraflarından oluşmuştur.
1998 de Philadelphia Sanat Müzesi “Images of the Spirit” adlı kitapta geniş bir retrospektifine yer verir.
2006 da Frido Kahlo’nun banyosunun fotoğraflarını çeker. Bu banyo Frida’nın ölümünden sonraki 50 sene kapalı kalmıştır ve içinde Dieogo Rivera’nın saklamış olduğu Frida’nın özel eşyaları vardır.
İtalya’ya gider; Meksiko-Roma adlı kitabı çıkartır.
Graciela Iturbide’in onlarca kitabı, çok önemli ödülleri vardır. Bunlardan 2008 deki Hasselblade ödülü en kıymetlisidir.
2016 da mimar oğlundan Heliotropo sokağı 37 numarada kendisine bir studio inşaa etmesini ister. Bina tuğladan olup 3 katlıdır. Bütün işlerini sakladığı bu stüdyosunu Cartier Vakfındaki bu sergi için Meksikalı fotoğrafçı Pablo Lopez Luz fotoğraflamıştır. Sergide alt katta bu fotoğraflar izlenebilmektedir. Son işleri pembe tonlarındaki taş ocağındaki yontulmakta olan taşlardan oluşmaktadır.
Graciela “öğrenmek için bir bahane olarak fotoğraf çekmek”ten bahseder. Fotoğrafın kendisi için bir ritüel olduğunu anlatır. Metafizik bir bağla objeleri, ışığı, doğa ve hayvanları birbirine bağlamaya çalışır.
Geleneksel törenlerde, şenliklerde çektiği portreleri de bu sergide izleme olanağı bulunmaktadır.
Graciela, 1987 W. Eugene Smith Ödülü, 1990 Higashikawa Ödülü‘nü de kazanmış olup son kırk yılın en önemli ve etkili Latin Amerikalı fotoğrafçılarından biri olarak kabul ediliyor.
İnsan, doğa, kültür, gerçek ve psikoloji arasındaki ilişkileri çözümlemek için belgesel fotoğrafa yöneliyor. Yerlilerin ve Meksika’nın dini törenlerini konu alıyor. Çalışmaları, rüya, ritüel, din, seyahat ve topluluğun birbirine karıştığı şiirsel bir tabloda, imgeler, dönemler ve semboller arasında sürekli bir diyalog ile karakterize ediliyor. Sergi Cartier Foundation, 261, boulevard Raspail, Paris 14 adresinde 29 Mayıs 2022 ye kadar devam etmektedir.

   

       

Vakıf bu sergi için 304 sayfalık bir katalog bastırmıştır.


Daha önce  Pompidou Çağdaş Sanat Merkezi’ndeki Charles Ray ve Franz Bazelitz’in sergileri ile ilgili görüşlerimizi içeren yazılar yazmıştık. Pompidou Sanat Merkezi o kadar büyük ki sürekli sergi yanında iki kütüphanesi ve değişik salonlarda bir çok sergileri oluyor. Biz de hızımızı alamayıp diğerlerini de sizlerle paylaşmayı arzu ediyoruz.

Hassan Khan “Blind Ambition”
23 Feb – 25 Apr 2022 Le Centre Pompidou – Place Georges Pompidou, Paris

Pompidou Çağdaş Sanat Merkezi Mısırlı sanatçı Hassan Khan’ın kavramsal mültimedia uygulamalarından oluşan sergisini sunuyor. Bu sergi Fransa’da bir ilk ve bünyesinde sanatçının eski ve yeni işlerini toplamış. “Kör Hırs” sergisi Hassan Khan’ın önemli eserlerini bir araya getirmiş.

Eserlerin mekanda yerleştirilişleri de özel, sokaktan geçenlerin de sergiye kısmen  dahil olmasını sağlıyor. Bu cesur proje, Khan’ın sürekli sanat deneyimlerini anlamamıza katkıda bulunuyor.

Hassan Khan, 1990’lardan beri heykel, fotoğraf, video, ses, metin ve mekana özel yerleştirme gibi çeşitli medyalar aracığıyla kavramsal sanatını sunuyor. Gizli gizli dalga geçerek çağdaş dünyanın politik ve sosyal dengelerini sorguluyor, sorgulatıyor.

Hibrid eserleri ve kolajları zaman zaman grotesk zaman zaman rüyamsı duygular yaratıyor. Soyutluyor. Popüler sanatın rahatsız eden tarafından ilerliyor. Shaabi, caz ve hip-hop tarzı müzikleri karıştırarak avangard bir müzik yaratıyor. Serginin girişinde sürekli çalan müziğin kendini tekrarlamadan sergi boyunca yani haftalarca çalacağını okuyoruz. Hassan Khan’ın ince alegorileri, zamanımızın küreselleşmiş kaygısına keskin bir ayna tutuyor.

Gündelik hayattan ortaya çıkan her nesne, şiir ve hiciv arasında kısa ve keskin bir kurgu kuruyor.

1975 doğumlu Hassan Khan, Kahire ve Berlin arasında yaşıyor ve çalışıyor. Çalışmaları, Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofia, Madrid (2019), Kestnergesellschaft, Hannover (2019), Museum für moderne Kunst, Frankfurt (2015), SALT Beyoğlu, İstanbul gibi kurumlarda sergilere konu olmuştur. (2012), Queens Museum, New York (2011), da diğer sergilerini açan kurumlar. Uluslararası festivallerde konserler veriyor.

Kısa bir süre önce Twelve Clues (2016) adlı kısa öykü koleksiyonu, Antology of Published and UnPublished Writings of Hassan Khan (2019) ve Superstructure Ep (2019) albümleri olarak yayınladı. Hassan Khan, 57. Venedik Bienali’nde (2017) Gümüş Aslan kazandı.

Ray Charles’ı severiz, Charles Ray’i de severiz. İkisinin de yeri ayrıdır. Fransa bu yıl Amerikalı sıradışı heykeltraş Charles Ray’e sanat ortamında özel bir yer açtı ve aynı anda Paris’in iki en önemli Çağdaş sanat merkezinde yer verdi. Biri Pompidou Merkezi. Diğeri ise özel bir Sanat merkezi ve yeni açılıp çok ses getirdi. Bourse de Commerce Pinault Kolleksiyonu, Çağdaş Sanat Müzesi olarak anılıyor. Bu iki müzede heykeltraşın eserleri 6 Haziran ve 20 Hazirana kadar izlenebilecek. 

1953’te Chicago’da doğan halen Los Angeles‘ta yaşayan bu sanatçı kuşağını etkileyen sayılı sanatçılardan biridir. Üniversitede sanat tarihi okudu. Estetiği Kanadalı hocası heykeltıraş Roland Brener’den öğrendi ve Konstrüktif akımı tanıdı. Önceleri kendini soyut sanata ve minimalist enstalasyonlara adadı. 1971 yılında ilk sergisini açtı. Yaşamı boyunca sürekli “Heykel nedir?”  sorusunu kendisine sormuştur. Antik yunan heykellerinden bugünkü çağdaş heykellere kadar sürekli bu sorunun cevabını aramış ve kendince bir dizi cevaplar da vermiştir.

1990’ların başında, Charles Ray insan figürünü kendince geliştirdi.

ilk otoportresinde olduğu gibi, özellikle kendi vücudunu fotoğrafladı ve modellemelerle heykele çevirdi.

Yaşamı boyunca çok fazla üretmedi ama bir eser üzerinde yıllarca çalıştığını düşünürek sadece 100 kadar eser üretmiş olmasını anlayabiliriz. Paris’te şu sıralar ismini yukarıda saydığımız 2 müzede toplam 40 kadar eseri sergileniyor. Bu iki sergiyi gezmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Çünkü sanatçının ilk eserlerinden daha yeni eserlerine kadar bütün yelpaze mevcut.

Charles Ray kendisini bu dünyadan birisi gibi görmemektedir. Çok uzaktan geldiğini düşünmektedir. Ancak evrende insandan başka yaratık ve medeniyet olduğuna inanmamaktadır.

İnsanoğlunun bu evrende tek ve yalnız olduğunu savunur.

Bu düşüncelerini yaşadığı bir olay bağlamında şöyle dillendirir.

“Yıllar önce Michigan’da gölün kenarındaki bir plajda yürüyordum henüz erişkin değildim. Az miktarda LSD almıştım. Bu gölde su çok oğuktur, ışık çok güçlüdür. Göl ve kenarları arasında keskin bir çizgi vardır. Ben suyun kenarında yürüyordum batıda ufuk çizgisinin üstünde bir daire ve bir obje gördüm öğlen saat 14:00 gibiydi. Ortalık berrak ve ışıklıydı. Bu dairevî obje çok hızla yaklaşıyordu ama boyu hep aynı kalıyordu. İlk başta 25 kuruşluk bir bozuk para büyüklüğündeydi ama  yaklaştığında da aynı büyüklükteydi. Tam iki gözümün arasında doğru yaklaşıyordu ve birden durdu. Size yemin ederim içinde bazı gölgeler, siluetler vardı. Aniden durdu 90° döndü ve bir anda güneye doğru gitmeye başladı. Ses duvarını aştı ve yok oldu. Ben yoluma devam ettim. Daha sonra karşıma kocaman gözlü, parıltılı elbiseleri ve elinde lazer tabancası olan bir yaratık çıktı.  Bana doğru geldi ve birkaç santimetre ötemde durdu ve bana “Beni babana götür!” dedi. Ben de ona “Çok isterdim ama bu imkansız çünkü o burada değil Chicago’da “dedim “Buradan oraya yürüyerek gitmem de mümkün değil, çok uzak” dedim. Bunun üzerine tabancasının bana doğrulttu ve o sırada bütün vücudum o güne kadar hiç hissetmediğim kadar ısındı. Hiç ağrılı değildi ve insana iyi gelen bir sıcaklıktı. Havaya doğru biraz yükseldim güneyden gelen rüzgâr beni kuzeye doğru yavaşça itti. Ama o sırada bu yaratık kaybolmuştu. Görüntümden çıktı ama hafızamdan çıkmadı. Nereden geliyordu bilmiyorum. Neden geldiğini de bilmiyordum. Ama bu çok çarpıcı bir görüntüydü. Daha sonra bütün lise yıllarımda UFO deninlen uzay araçlarını inceledim. Ve bu araştırmalarımdan sonra bu gördüklerimin tamamen aldığım ilaçlarla ve o günkü hava sıcaklığıyla ilgili olduğuna karar verdim. Bu nedenle bence dünya dışından gelen yaratıklar yoktur. Bizi ziyarete gelmezler. Size soruyorum “Zaman yolculuğu yaptıran makineler hani neredeler?”. Gelecekle ilişki kuramıyoruz. Belki de gelecek diye bir şey de yok. Sizinle eserlerim aracılığıyla paylaştıklarım gerçek fiziki bir zihinden çıkan işler. Bunu başka türlü izah etmek mümkün değil.

Ray, uluslararası sanat sahnesindeki en etkili figürlerden biri haline geldi. Eserleri tek benzeri olmayan, çarpıcı, yaratıcı ve sorgulatan eserler. Heykeltıraşın kariyerinde çeşitlilik ön planda.

Charles Ray şöyle ekliyor “İşimi Paris’te ilk kez sunuyorum ve ilk defa bu kadar çok eserim bir araya getirilecek.”

Eserlerinden bazıları şöyle; Fall’91 serisinde 2,5 metre büyüklüğünde elbiseler giymiş insan figürleri, kadınlar. Değişik boylarda kendi heykelleri de var. Bir tanesini şişeye koymuş. Kendi maketlerinin fotoğrafları da sergide görülebiliyor. Değişik Masa Üstü enstalasyonları var. Genelde çıplak heykelleri var. 4 lü bir ailenin  heykellerini çocuklar ve anne babanın hepsi aynı büyüklükte olacak şekilde tasarlamış. Baştan başa kendi tasarladığı ve kalıplara döktüğü tek renkli çarpılmış araba ve tank heykelleri de dikkat çekici. Yumurta serisinde yumarta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan? açmazını sorgulatıyor bizlere.  Hinoki adını verdiği ve Japon sanatına adadığı dev ağaç da çok özel bir eser. Los Angeles ile San Fracisco arasında arabasıyla giderken gördüğü tarlaya muhtemelen rüzgar etkisiyle devrilmiş devasa ağaca sahip olmak istiyor. Tarlanın sahiplerinden istiyor vermiyorlar. Satın almak istiyor satmıyorlar. Bir kaç gün sonra bir kaç adam ve kamyonla gidip parçalayıp atölyesinde taşıyor. Yıllarca çeşitli işlemlerden, ağacı parçalamalardan ve kalıp almalardan geçirdikten sonra Japonyaya götürüyor orada gerçek bir tahta sanatçısı ile ortak çalışarak son halini veriyor. Bu tarz çalışan Charles Ray’e hayranlık duymamak olası değil. Yes ve No serisi olarak adlandırdığı birbirlerine gönderme yapan self portreleri de bana ilginç geldi.

İki Serginin ortak katalogu yayınlandı. Müzelerin butiklerinde mevc

ut.

 

 

 

 

Tekrarlamaktan çekinmiyorum, çünkü hatırlamakta yarar var . Bir hafta sonunu geçirmeye Paris’e gelen bir “Fotoğrafsever” tarafından hangi müzeler gezilmeli sorusu hep gündeme gelir. Kasım ayının ikinci hafta sonu yapılan Paris-Photo gibi sadece fotoğraf soluduğumuz çok özel bir etkinlik yoksa, Paris’te fotoğraf adına Jeu de Paume, MEP (Maison Europeenne de la Photographie) ve Henri-CartierBresson Vakıf müzesi olarak üç müze başı çeker.

Size, bu yazımda Jeu de Paume’daki şu andaki sergiyi tanıtmak istiyorum. Bu sergi New York’taki Modern Sanatlar Müzesinin fotoğraf koleksiyonunun çekirdeğini oluşturan Thomas Walter adlı koleksiyonerin fotoğraflarının satın alınmasıyla oluşturulmuş bir seri. 2001 ve 2017’de New York’taki Modern Sanat Müzesi (MoMA), koleksiyoncu Thomas Walther’den 350’den fazla fotoğraf satın almıştı. 230 görüntünün bir araya getirilmesi ile oluşturulan bu sergi,ilk kez New York dışında sanatseverlere sunuluyor.

 

 

 

 

 

 

20. yüzyılın ilk yarısından ve ikonik eserlerden oluşan bu seri, Avrupa ve Amerika fotoğraf avangardının tarihini yazmamızı sağlıyor.  Berenice Abbott’tan Karl Blossfeldt’e, ClaudeCahun’dan El Lissitzky’ye, Edward Weston’dan AndréKertész’e yüzlerce fotoğrafçının eserlerinden oluşan koleksiyon, başyapıtlar ve daha az bilinen görüntülerle fotoğrafta modernizmin ne anlama geldiğini göstermekle kalmıyor aynı zamanda neredeyse bu akımların tarihini yazıyor. Fotoğrafın artık teknik olarak yerine oturduğu görüntü kalitesinin mükemmelleştiği, fotoğraf makinelerinin iyice küçülüp taşınabilir ve her yere götürülebilir hale geldiği bir döneme ait fotoğraflar bunlar. Çeşitli açıların, solarizasyon, kolaj gibi çeşitli fotoğraf tekniklerinin uygulandığı bir döneme ait fotoğraflar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu oldukça kapsamlı sergide, mimari ve kentsel görünümler, portreler ve nü’ler, fotojurnalizm örnekleri ve deneyselçalışmalar gibi çeşitli fotoğraf türlerini de izleme olanağı buluyoruz. Yine bu sergide, Bauhaus’tan sürrealist Paris’e, iki savaş arası dönemin Moskova ile New York’un sanatsal bağlantılarını da izliyoruz.  Bu sergiyi gezmek, bizim fotoğrafçı ve teorisyen Lazlo Moholy-Nagy’nin sözlerini daha iyi anlamamızı sağlıyor. “Geleceğin cahilleri okuma yazma bilmeyenler değil, fotoğraf çekemeyenler olacaktır”. Sırası gelmişken Walter Benjamin’e de bir selam çakalım ve onun daha güzel bir söylemini buraya taşıyalım. “Geleceğin cahilleri, alfabeyi sökemeyenler değil fotoğraf çekemeyenler olacak deniyor ama kendi fotoğraflarını okuyamayan fotoğrafçıyı da cahil saymak gerekmez mi?”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sergide 19 ülkeden 127 fotoğrafçının 230 fotoğrafı var. Altı bölümde düzenlenmiş sergiyi gezerken değişik duygular yaşıyoruz. Çok iyi tanıdığımız bazı isimlerin önünde tabii ki daha uzun duruyor ve inceliyoruz. İyi bildiğimiz sergilerin arasında, ülkemize de gelmiş olan Kertesz‘e de özel bir bölüm ayrılmış. Bu altı bölümün, ilk bölüm başlığı “İşte Yeni Fotoğraf”.

Bu bölümde, birinci dünya savaşı sonrası hassaslaşmış film ve kağıt yüzeyleri ile hareketli cisimlerin, insanların ve araçların görüntülerinin yakalanması başarılmıştı. Söz konusu edilen bu dönem; aşağıdan ve yukarıdan açı denemeleri, klasik perspektif kurallarından kopuşu da beraberinde getiriyor ve özgün bir görsel dilin oluşmasına katkıda bulunuyor. FotoMuhabirlik mesleğinin gelişmesi, basına ve fotoğrafçılara yeni ufuklar açıyor. Bu dönemde, dans, spor etkinlikleri, havacılık ve araba yarışları ve benzeri etkinlikler mondernizmiyansıtıyor. Yine bu dönemin totaliter rejimleri, sinema ve fotoğrafta atletik ve sağlıklı sporcu vücutlarını resmederek “yeni insanı” tanımlamaya çalışıyor.

İkinci bölümde, fotoğrafın buluşundan 100 yıl sonrasına göndermeler var. Bu dönemde ise, fotoğrafçının hizmetindeki tüm imkanlar yaratıcılık ve sanat için kullanılmaya başlıyor. Sergide bu örneklerin en çoğu Laszlo Moholy-Nagy’denalınmış, çünkü 1920’li yıllarda bu düşünceler hem fotoğrafçı hem de teorisyen Nagy’nin kaleminden çıkmıştı. Bu sayede fotoğrafçılar başka görme biçimleri edinmeye başlamışlar,Avangard fotoğrafçılar ise her şeyi denemeye başlamışlar vefotoğraflarla oyunlar oynamışlardı. Fotoğraf makinesiz fotoğraflar elde etmişler, Fotogram denilen bu fotoğrafları,uzun pozlama denemeleri ve abstre fotoğraflar takip etmişti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Üçüncü bölüm “Sanatçı yaşamı” başlığını taşıyor. İki savaş arası fotoğrafın keşfedildiği Paris uluslararası sanatçı ve fotoğrafçıların gruplar halinde neredeyse komün hayatı yaşadıkları bir döneme ait. Thomas Whalter, bu bölümdeki eserlerin çoğunu Bauhaus ürünlerinden seçmiş, AndréKertesz’in eserleri de bu bölümde yer almış. Portreler, ellerinde sanki gözlerinin veya ellerinin uzantısı gibi duran fotoğraf makineleri ile sanatçı fotoğrafları, Jeu de Paumeduvarlarını süslüyor.

 

Dördüncü bölüm “Sihirli Realizm”e gönderme yapıyor. Realizmden uzaklaşmanın söz konusu olduğu 1920’lerin ortası, Avrupa’da sürrealizm ve yeni objektiflik akımlarının gözde olduğu yılları kapsıyor. İnsan vücudunun dekonstüksiyona uğratıldığı, optik oyunların gazete sayfalarını süslediği, insan vücuduna yakın çekimlerin yapıldığı, tüm organların ama en çok da göz fotoğraflarının çekildiği bir dönem, bu dönem. Bebek, robot, vitrin mankenlerinin de fotoğrafçıların ilgi alanı içinde olduğu da gözden kaçmıyor.

 

Beşinci bölüm adı ise “Büyük Şehir Senfonisi”. 1928’de Rus fotoğrafçı Alexandre Rodtchenko bir manifesto yayınlayarak,fotoğrafın şehrin ritmiyle paralel hareket etmesi gerektiğini öne sürer ve bu sayede fotoğrafçılar önemli bir deney alanı bulmuşlardır. Şehir görüntüleri her yana yayılır, şehir adetamodernizmin bir metaforu haline gelir. Şehirler farklı nokta ve açılardan fotoğraflanır, fotomontajlar yapılarak kaotik şehir görselleri yaratılır, şehrin gürültüsü yansıtılmaya çalışılır.

 

Son bölümde ise “Yüksek Sadakat” (high fidelity) başlığı ile fotoğraflarda netlik ve detayların çokluğuna gönderme yapılır. Bu yaklaşımı fotoğraf tarihinde doğrudan veya saf fotoğrafçılık, yani “Straight Photography” olarak tanıyoruz. Teknik hakimiyetin temel alındığı, mükemmeliyetin arandığı bir fotoğraf dönemi. Büyük format makineler, üç ayak üzerinde durur ve maksimum detaya sahip mükemmel negatifler sağlanır. Duygusallığa yer verilmez, rötuş akla bile getirilmez. Başlıca örnekler, yazar fotoğrafçı ve StraightPhotography’nin babası Alfred Stieglitz’den gelir. Bu akım Amerika’ya özgü bir akım olsa da Avrupa’da da yankısını bulur. Alman Karl Bossfeldt bu akımın Avrupa’daki temsilcilerindendir.

 

Fotoğrafın içinden geçtiği bir dönemin görüntülerini hafızamıza, duygularını gönlümüze yükleyerek bu sergiden ayrılıyoruz. İçimiz ısınmış olarak fotoğrafa bir kez daha selam ediyoruz.