John Berger’le Görme biçimleri
Mehmet Ömür
Fotoğraf ve görüntü konusunda düşünürlere yer verdiğim bu dörtlü seride en son John Berger’e geldik.
John Berger 1962 yılında yazdığı “Görme Biçimleri” adlı kült kitaba şöyle başlar.
“Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.”
“Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez. Her akşam güneşin batışını
görürüz. Dünyanın güneşe arkasını dönmekte olduğunu biliriz. Ne var ki bu bilgi, bu açıklama gördüklerimize hiçbir zaman uymaz. Gerçeküstücü̈ ressam Magritte ‘Düşlerin Anahtarı’ adlı resminde sözcüklerle görülen nesneler arasında her zaman var olan bu uçurumu yorumlamıştır.
Düşündüklerimiz, inandıklarımız ya da inançlarımız nesneleri nasıl gördüğümüzü, görüşümüzü de etkiler. İnsanların Cehennem’in gerçekten var olduğuna inandıkları Ortaçağ’da ateşin bugünkünden çok değişik bir anlamı vardı kuşkusuz. Gene de onlardaki bu cehennem kavramı -yanıkların verdiği acıdan olduğu ölçüde- ateşi her şeyi yutan, kül eden bir şey olarak görmelerinden doğmuştur” diye ifade etmiştir John Berger.
Görme Biçimleri (Ways of Seeing) fotoğrafla ilgili herkesin okuması, kütüphanesinde bulundurması gereken başucu kitaplarından bir tanesidir. Diğer üçünü ise bence şöyle sıralayabiliriz.
2001 yılında Türkçe yayımlanan Walter Benjamin’in “Fotoğrafın Kısa Tarihçesi” ile birlikte 2019 yılında Kolektif Kitap tarafından yayımlanan ve fotoğraf yazılarından oluşan bir derlemesi olan “Fotoğraf Yazıları”, Susan Sontag’ın “Fotoğraf Üzerine” ve Roland Barthes’in başta “Camera Lucida” olmak üzere diğer kitapları.
1926 yılında Londra’da doğan John Berger’i 4 yıl önce kaybettik. John Berger, mesleki kariyerine ressam olarak başladı ve 1940’lı yıllarda Londra’da birçok sergiye katılmasına rağmen adını sanat eleştirmeni olarak duyurdu, bunun yanı sıra belgesel yazarı, romancı, şair, senaryo yazarı olarak da bilinir. Yaşadığı dönemde fotoğrafın yerini irdelemiş, etkileri üzerinde çalışmış ve BBC’de yayımlanan ve çok kişiyi kısa zamanda etkileyen 4 dizilik görme biçimleri adlı dokümanter programlarından yola çıkarak “Görme Biçimleri” adlı kitabını yazmıştır. Resim sanatında “male gaze” dediğimiz erkek bakış açısı kavramını Berger ortaya atmıştır. Erkek bakış açısı  kavramından yola çıkan Laura Mulvey gibi feminist düşünürler de bunu  slogan haline getirmişlerdir.
Kitap fotoğrafçılar arasında ama daha çok grafik tasarımcılar arasında popülerlik kazanmış olan Görme Biçimleri’nde John Berger ne anlatmak istemektedir?
Kitabında yedi ana bölümde incelediği konulara önce Rönesans döneminde görüntünün anlamından başlıyor ve yönetici sınıfın gücünü gösteriyor. Daha sonra çağdaş kapitalist toplumumuzda reklam kodlarının gelişimi ve reklamın her yerde nasıl var olduğu sorunsalını irdeliyor. Böylece de izleyicinin çevresindeki  görüntüleri sürekli sorgulamasını teşvik etmeyi amaçlıyor. Başka bir tartışma açarak, pek çok müzenin sanat eserlerini adeta “kutsal emanetler” gibi sunduğu tabloları ve görselleri, farklı bir biçimde nasıl görebileceğimizi göstererek, bizi kültürel mirasımıza eleştirel yaklaşmaya davet ediyor. Bütün bunlarla birlikte sanat tarihinde kadın vücudunun görselleştirilmesini oldukça geniş bir şeklide analiz ediyor.
Bugün kitabın yazıldığı 1970’lerden çok uzaktayız ama bu kitapta yazılan görüşler ve değerler, bugünün kapitalist yaklaşımını çok net bir şekilde ve güçlü bir öngörüyle o günlerden bize göstermiş oluyor.
Görme şeklimiz bildiklerimize veya neye inandığımıza bağlıdır. İnsanlar Orta Çağ’da Cehennemin varlığına inandıklarında, ateşi bugün sahip olduğu anlam çerçevesinde görüyorlardı. Cehennem fikri, alevlerin yanarak kül haline gelmesi ve yanıkların neden olduğu acı ile yakından ilişkiliydi. Sevgi durumunda ise sevilen kişinin görülmesi, hiçbir kelimenin veremeyeceği bir doygunluk sağlamaktadır. Uzak kaldığımızda sevdiğimizin fotoğraflarını cüzdanımızda veya ceplerimizde taşımamızın amacı da bu açlığı doyurmaya çalışmaktır.
Kelimelerden önce gelen ve kelimelerin hiçbir zaman tam olarak kapsayamayacağı bu görme eylemi uyaranlara karşı mekanik bir tepki sorunu değildir. Sadece baktığımız şeyi görürüz ama izlemek, seçmektir ve bu seçim sayesinde, gördüğümüz şey bize bağlı olmadan karşımıza çıkar. Bakışlarımız asla tek bir nesneye değil, bu nesnelerle aramızdaki ilişkiye de yönelir. Özetlersek, “görme eylemi hiç durmadan gerçekleşen, çevremizdeki dünyayı, mikro kozmosu ve gerçekliği tarayan muhteşem bir eylemdir” der John Berger.
Önümüzdeki sayılarda fotoğraf ve görme üzerine düşünmüş, araştırmış ve yazmış düşünürleri incelemeye devam edecek ve piramidin tepesinde Walter Benjamin olmak üzere aşağıya doğru genişleterek inşa etmeye devam edeceğiz. Bından sonraki yazılarımızda  Laura Mulvey ile birlikte Vilem Flusser, Laszlo Moholy-Nagy’yi inceleme altına almaya çalışacağız.–
Not: 2016 yılı Tilda Swinton John Berger’le  röportaj yapar ve uzun metrajlı bir dokümanter yapılır. Jonh Berger’in yaşamı ile ilgilenenler öneririm.
https://www.imdb.com/title/tt5298558/
Mehmet Omur

Nisan ayı Mobil sanat ayı ilan edildi. Bizim tarafımızdan tabii ki. Biz kimiz? TuMobArt’ız. Türk Mobil sanat platformu. Daha geniş bilgi için www.tumobart.com u ziyaret etmeniz yeterli.

Diğer referansları da buraya koyalım;

https://www.facebook.com/groups/1331930880162804

ve #tumobart

3 Cumartesi 5 kursla Nisan ayını renklendiriyoruz. İlk Cumartesi Cep telefonu ile fotoğrafçılığa giriyoruz. Aşağıda programı mevcut. Ardından Mobil sanata giriş ve gelişmiş üç Mobil sanat aplikasyonlarını öğreneceğiz üç kurs. Superimpose X, iColorama ve Procreate.

Mobil sanat çağdaş sanatın artık yeni  bir akımıdır. Dijtal sanatın alt grubudur. Marcel Duchamp’ın yaptığını yüzyıl sonra yeniden yapmaktadır. Sahiplenmektedir. Etrafınaki her şeyden etkilenmekte, etkilenirken etkilemektedir. Bu bağlamda Fluxus’a benzetilmektedir “Sanat yaşamın içindedir” demektedir. İşini cebindeki telefonla veya çantasındaki tabletiyle görmektedir. Otobüs durağında, takside, uçakta yapmaya devam etmekte, eserlerini 7/24 galerisi İnstagram’ında ve Facebook’unda sergilemektedir. İşlerini her yerde paylaşmakta, dünyanın her yerinde mobil sanat ortamlarındaki mobil sanatçı arkadaşlarıyla paylaşmakta, yaşamını güzelleştirmektedir. Mobil sanat bağımlılık yaratan bir sanattır. İyileştirici bir yolculuktur.  Yeter ki içine düşün. Havuzun etrafında dolaşıp havuz düşmek için birisini itmesini bekliyorsanız işte buradayız.

Aşağıda program hazır her seviyede başlangıçtan en üst seviyeye kadar sanal ortamdaki eğitimlerle yaşamınıza yeni bir sanat kapısı açabilirsiniz.

Önce 101 Cep telefonu ile fotoğrafçılık. Çek Düzenle Paylaş. Bu kursun programı şu şekilde;

Cep telefonu ile mobil fotoğrafçılık kursu Zoom toplantısı şeklinde ve 2 saat sürecek. Eğitim iPhone üzerinden yapılacak ancak android sistem cep telefonları olanlar da yararlanabilirler.

Diğer kurslar da 2 şer saat.

Not; Arzu edenler başvuru kitabı olarak

Mehmet Ömür’ün 

Çek, Düzenle, Paylaş; iPhone fotoğfçılığı kitabından yararlanabilirler.

https://www.amazon.com.tr/Çek-Düzenle-Paylaş-İphone-Fotoğrafçılığı/dp/9751418577

Cep telefonu fotoğrafçılığı; Çek Düzenle Paylaş 

Kamera

Kameranın özellikleri

Lens/lensler,Enstantane,Sensör büyüklüğü, Rezolüsyon(fotoğrafın büyüklüğü), Görüntü kalitesi/görüntü saklama, Hafıza

Aksesuarlar (dış lensler, üç ayak, dış güç kaynağı, power bank), Çeşitli markalar

Kameranın Kullanımı

iPhone kamerasını açalım, iPhone’umuzun kamera özellikleri, Fotoğraf, portre, panoramik modlar

Gece fotoğrafı, Rehber hatların kullanımı

Kameranızın diğer özellikleri

Flaş, HDR, Live modu, Zamanlayıcı, Seri çekim, Zoom yapma

Fotoğraf çekmeden önce yapılması gerenler

Lens temizliği (ön ve arka kameraların lensleri)

Fotoğraf düzenleme 

Snapseed

FOTOĞRAFIN TEMEL KURALLARI

Kompozisyon

Altın oran, Hatlar/çizgiler, Kadraj/çerçeve, Pozitif alan/negatif alan

Simetri, Grafik özellikler, Ritm, Siluet, Gölgeler, Yansımalar

Denge, Arka plan, Alan derinliği, Bakış açısı, Renk, Nefes alan bölge

Çerçeve içine almak, Tek sayı

Işık

Işık ayarı, Ters ışık, Yan ışık, Golden hours, Kontrast

Fotoğraf alanları ve konuları

Gezi-Yol , Manzara, Portre, Sokak, Mimari , Gece, Kedi-Köpek, Anlar-Arkadaşlar, Uçaktan, Efekt-Filtre, Doku, Siyah Beyaz, Kuşlar, Müzik , Şehir, Yeme İçme, Otomobil , Ağaç-Bahçe, Duvarlar, Tekne-Vapur, Detay-Renk-Abstre, Çocuk, Deniz-Plaj, Çift Pozlama, İş Yeri, Uzun Pozlama, Selfie.

Evet ama daha bitmedi.

Mobil Sanat; Art Addict

2 kursumuz Mobil sanat Art Addict dediğimiz kurs. Aslında Healing yani iyileştiren sanat da diyebilirdik. Çünkü bunu yaşıyoruz. O kurs da şu şekilde;

Mobil sanat nedir?; Tanım ve Manifesto

Aplikasyon nedir? Ne işe yarar?

Aplikasyonların genel yönetimi, ayarlar

Küçük aplikasyonlar, gelişmiş aplikasyonlar

KÜÇÜK YARATICI APLİKASYONLAR

(Esra Tanören’in katkılarıyla)

-Fotoğrafları hangi formatta saklarsak iyi olur (JPEG Tiff gibi)

-Fotoğrafımızın boyutunu görmek için kullandığımız app

-Fotoğrafımızın boyutunu yükseltmek için kullandığımız app

-Aplikasyonların organizasyonu

-Renk-texture filtreleri: Mextures / Pixlr  / Distressed FX / Formules

-Boyama efektleri: Glaze / Aquarella / Brushstroke / Repix / Waterlogue

-Geometrik efektler: Fragment / Percolator

-Görsel ekleme: SkyLab

Gelişmiş Aplikasyonlar

SuperimposeX; Katman ve Maske

iColorama aplikasyonuna giriş

Procreate aplikasyonuna giriş

APLİKASYONLARI TANIYALIM

Basit Aplikasyonlar

Boyama filtreleri, Renk filtreleri

Yaratıcı aplikasyonlar

Hareketli aplikasyonlar

Ücretsizler ve Ücretliler

Abonelik isteyenler

Aplikasyonların nasıl peşlerine düşeriz?

Apple store’da nasıl aplikasyon araştırırız?

Facebook da beğendiğimiz resimleri yapanlarla nasıl iletişim kurarız?

Dogsitter’s gibi gruplarda ve diğerlerinde nasıl takip ederiz

Kamera Aplikasyonalrı nelerdir? Native kamera, Camera+ 2, Halide, RAW, Office lens

Edit Aplikasyonaları; Snapseed, Photoshop express, Darkroom, Raw Power, Touch retouch veya Handy Cam

Katman ve Maske Aplikasyonlrı nelerdir?  Image Blender, Diane, Leonardo, Superimpose X

Mobil sanat çalışırken lazım olacaklar

Stock foto nasıl elde ederiz?

Pixabay, Unsplash, Sktchy vb

Random yani Tesadüfi ve Yaratıcı Aplikasyonlar; Percolator, Trigraphy, Frax, Pixel Wakker, Trimaginator yeni adıyla Vecotr Q, Aerograph, Matter, Flowpaper, Circular Lens FX, AlienSky, Sky Lab,  Phototropodelic, PopArt, Olli, PaintCan.

Bağlantılar; Web, internet / -Instagram / -Facebook

 

Gelelim gelişmiş aplikasyonları; Superimpose X, iColorama ve Procreate.

Bir Mobil sanatçının gelmesi gereken yerin Procreate aplikasyonu olması gerektiğini düşünüyoruz. Ve buraya ulaşmanın yolunun Superonline ve iColorama dan geçtiğine inanıyoruz. Superimpose X katman ve maskeleme ile buluşacağımız yer. iColorama da ileri boyama teknikleri,  doku ve filtrelerle tanışacağız. Procreate ise hayalimizdeki herşeyi gerçekleştirebileceğimiz sonsuz alternatifleri olan bir aplikasyon. Sınırları hayal gücünüz. Photoshop kullanan profesyonnelrin yaptıklarını cep telefonunuzda veya tabletlerinizde yapmayı mı düşlüyorsunuz , hem de çok daha kolay olarak o zaman procreate öğrenmelisiniz.

Superimpose X i tanıtmayla başlayalım.

Superimpose X: Mobil machine öğrenme teknikleriyle profesyonel fotoğraf düzenleme araçlarını akıllı telefonlara getirdi.
Standart fotoğraf editörlerinde genellikle ölçekleme, kırpma, renk, döndürme, bulanıklaştırma, filtreleme gibi ortak bir araç paketleri vardır.

Daha güçlü, gelişmiş ve karmaşık bir şey istediğimizde ne yapmalıyız? İşte burada Superimpose X devreye giriyor. Yakın zamana kadar, bu işlemleri yapmak için fotoğraflarımızı büyük olasılıkla Photoshop gibi güçlü masaüstü düzenleme platformlarına aktarmak çözüm olarak görülüyordu.
Ancak ağır düzenleme araçlarının hem öğrenilmesi zor hem de bize Adobe üyeliği gibi yüksek maliyet getirebilir. Akıllı telefon kameralarındaki son gelişmelerle artık biz de giderek daha kaliteli fotoğrafçılık yapabiliyoruz. Telefonumuzun fotoğraf albümü veya kütüphanesi ile masaüstü bilgisayarımızdaki Photoshop gibi yazılımlar arasında gidip gelmek artık hepimize çok zahmetli bir hale geldi.
Pankaj Goswami’nin yarattığı Superimpose X ile (şu anda iOS’ta mevcut) fotoğraf düzenleme yazılımının gücünü telefonlarımıza getirdi ve hayatımızı çok kolaylaştırdı.
Pankaj, çoğu fotoğraf düzenleme mobil uygulamasında aynı anda bulunmayan 2 özelliği tek aplikasyon bünyesinde topladı: maskeleme ve katmanlama. Bu özellikler sayesinde hayal güçlerini istedikleri gibi kullanabiliyorlar. Kompozit görüntüler, çift pozlamalar, gerçeküstü görseller, manzara içinde harmanlanmış farklı dünyalar gibi çeşitli görüntüler oluşturabiliyorlar.

Özetle Superimpose X, görsel öğelerin çeşitli araçlarla maskelenerek ve karıştırma yöntemleri kullanılarak bir arka plan görüntüsüne eklenmesini sağlayan güçlü bir mobil sanat uygulamasıdır. Maskelenmiş öğeler, gelecekteki projelerde kullanılmak üzere bir kitaplığa kaydedilebilir. Hem ön plan hem de arka plan görüntülerinin seviyelerini ayarlamak için uygulama içinde çeşitli filtreler mevcuttur.
Superimpose uygulamasının yeni nesli Superimpose X Neo ile fikirlerinizi muhteşem bir sanat eserine dönüştürebiliyorsunuz.

Birden çok katmanla çalışabilme imkanı vardır. Superimpose X neo da katman sayısı 12 ye çıkmıştır. Diğer versiyonlarda maksimum 8 katmanda çalışılabilir. Superimpose x veya Superimpose X neo karıştırma modlarından, maskelemeden, ayarlardan, fırçalardan, şekil bozulmalarından, efektlere, bulanıklık modlarına kadar çok çeşitli düzenleme yetenekleriyle dolu güçlü bir fotoğraf editörüdür.

Tüm projelerinizi oturum alanına (sessions veya galeri) kaydedilir. Bir projeyi bırakıp bir başkasına geçmek istiyorsanız mevcut projenizi kaybetmezsiniz.

Bütün bunlarla beraber Superimpose X in çok güzel tasarlanmış bir arayüzü kullanıcıyı korkutmadan bir çok güçlü aracı onun hizmetine sunmaktadır.

Superimpose X in güçlü ve çeşitli araçları arasında şunları sayabiliriz;

• Çoklu katmanlar ( iPhone 7 ve üzeri için 12’ye kadar).
• Harmanlama modları, 18 tanesi.
• Opaklık kontrolü.
• Magic Wand’den Magic Lasso’ya, önceden tanımlanmış şekillerle çok sayıda maskeleme aracı.
• Gölge oluşturma aracı.
• Light Wrap aracı.
• Maskelenmiş görüntülerinizi saklamak için Maskeleme Kitaplığı.
• Tüm projelerinizi otomatik olarak depolayan “Oturum” (Sessions) Kitaplığı.
• İstenmeyen nesneleri otomatik olarak kaldırabilen nesne kaldırma aracı.
• Katman bulanıklığı.
• Fotoğraf efektleri (63 adet).
• Clarity aracı.
• Gelişmiş ayarlama araçları.
• Metin, Seçici Bulanıklık, Hareket, Yakınlaştırma, Mercek Bulanıklığı, Gradyan gibi araçlar.
• Şekil bozma, Perspektif dönüşümü ve daha fazlası gibi deforme edici araçlar.
• Çok sayıda boya ve efekt fırçası.
• Leke fırçası
• Klon damga fırçası
• Koyulaştırma, Açma, Doygunluğu Giderme için fırçalar.
• Katmanlarla birlikte Photoshop doküman formatında (PSD) dışa aktarma seçeneği.
• Bir milyondan fazla telifsiz stok fotoğrafına erişim olanağı.

Bu aplikasyon kursunda canlı uygulamalar yapılarak;
-Ana galeri (Sessions); fotoğraf, stok, maske kütüphanesi
-Katmanlar
-Maskeleme ve araçları
-Blending (harmanlama)
-Editör menüsü
-Filtreler menüsü

-Superimpose, superimpose X ve superimpose X neo farkını bu kursta konuşacağız.

iColorama aplikasyonu

Fotoğrafınızı resme dönüştürme konusunda en başarılı aplikasyon diyebilirim. Apple Store daki binlerce fotoğraf ve video aplikasyonu arasında 102. sırada. Katerine Alieksieienko tarafından geliştirlimiş bu aplikasyonun 300 den fazla filtresi var. instagramda #icolorama tag lediğinizde 250 binin üzerinde resim görebiliyorsunuz. Çok güçlü ve gelişmiş bir yuygulama ve ben kullandığım 4-5 yılsüre içinde bir kez çöktüğünü görmedim.

iColorma ile basit fotoğraf düzenlemeleri yapabileceğiniz gibi fotoğrafınıza karmaşık değişimler de uygulayabilirsiniz.

Bu uygulamaya yapılabilecek tek eleştiri tecrübe sahibi olmak zaman alıyor ve oldukça pratik gerektiriyor. Ayrıca geri al/ yinele yani  undo/redo düğmesinin olmaması da bir dezavantaj. Maskeleme işlemleri de Superimpose X deki kadar basitleştirilmemiş.

Ücretsiz olmasa bile bir kere vereceğiniz 4-5 euro ile, diğer fotoğraf uygulamaları gibi abonelik ücreti istememesi güzel yanlarından birisi. Bu uygulamafotoğraflarınızı sanat eserine dönüştürmede vazgeçemeyeceğimiz bir uygulama. Bir altın standard. Yaratıcılığımızı besleyen, aplikasyon kütüphanemizde olmazsa olmaz bir aplikasyon.

Menüsünde Tone, Preset, Style, Effect, Adjust, Brush, Form ve Texture gibi mod’lar var. ve her Mod’un altında da çok sayıda alt menüler var. Her adımı onaylanmanız gerekiyor, yoksa yaptığınız işlem kayboluyor. Onayladığınız adımları steps denilen yaptıklarınızın geçmişi bölümünden izleyebiliyorsunuz. İki fotoğrafla çift pozlama uygulaması ve harmanlama fonksiyonu da mevcut. Çalışma sırasında zaman zaman ilk hali ile son halini mukayese etmek mümkün. Maske mantığı diğer uygulamalardaki gibi boyadığınız zaman siliyor sildiğiniz zaman geri alabiliyorsunuz. Ancak dediğimiz gibi bu kısım diğer aplikasyonlara göre biraz daha kompleks.

Çalışma alanının sağ tarafı hazır ayarlara ayrılmış en alt satır ise ince ayarları yapmanıza olanak sağlıyor. 

Bu aplikasyonla ilgili internette çok sayıda video tutorial izleme şansı da mevcut.

Mobil sanatçıların dağarcıklarında bulundurmaları ve öğrenmeleri gereken bir aplikasyon olarak değerlendiriyoruz.

Procreate ve Procreate pocket

Hem kolay kullanımlı hem de profesyonel işler yapılabilecek kadar gelişmiş bir aplikasyon. Bolca çizim ve boyama araçlarının yanında illüstrasyon yapmaya çok uygun bir aplikasyondur.

Yüzlerce el yapımı fırça, bir çok sanatsal araç, gelişmiş bir katman sistemi ile desenler, resimler, çizimler hatta animasyonlar oluşturmak için her şeye sahip bir uygulamadır.

Evde koltukta, otobüste, trende, plajda veya kahve için sırada beklerken çalışıp üretebilirsiniz. İdeal mobil sanat aplikasyonudur. Photoshop a yakın gücu ama onla kıyaslanmayacak kadar kolay kullanımı ile vucunuzun içinde eksiksiz bir sanat stüdyosu gibi düşünebilirsiniz.

Procreate’in ne gibi özellikleri var biraz da onlara bakalım; 

Yüksek Çözünürlüklü tuvaller

Düzgün şekiller için QuickShape özelliği

Pürüzsüz ve duyarlı örnekleme olanağı

iPhone için en hızlı 64-bit boyama motoru

Kısayolları kullanmak için bir klavye bağlanabilme özelliği

64 bit renkte işler oluşturma

250 seviye geri alma ve yineleme

Sürekli otomatik kaydederek işinizi kaybetmenize izin vermez.

Fırçalar

Yüzlerce fırça

Her fırça için 100 den fazla özelleştirici ayar

Kendi fırçalarınızı tasarlama olanağı

Fırçalarınızı başkalarıyla paylaşma 

Photoshop fırçalarını kullanın hatta Photoshop dan daha hızlı kullanın

Katmanlar

25 den fazla katman harmanlama mod’u

Tahribatsız düzenleme

katman ve kırpma maskeleri

Katman grubu yaratma

Nesneleri birden çok katmanda aynı anda değiştirme

Renk

ColorDrop ile çizgi çalışmalarınızı hızlı renklerle doldurma olanağı

Disk, Klasik, Uyum, Değer ve Palet renk panelleri

Renk eşleştirme için renk profillerini içe aktarabilme

Tasarım

Metin Ekleme

Perspektif, İzometrik, 2D ve Simetri görsel kılavuzları

Çizim Yardımı

Animasyon yardımı

Glitch, Chromatic Aberration, Glow ve Halftone gibi efektler

Derinlik ve hareket için Gauss ve Hareket Bulanıklığı filtreleri 

Netlik için Keskinleştirme aracı

Ton, Doygunluk veya Parlaklığı gerçek zamanlı olarak ayarlama özelliği

Renk Dengesi, Eğriler ve HSB dahil güçlü görüntü ayarlamaları

Çözgü, Simetri ve Sıvılaştırma Dinamikleri

Video üretimi için Hızlandırılmış kaydınızı 4K olarak dışa aktarabilme özelliği

Procreate pocket iPhone için tasarlanmış Procreate ise iPda için tasarlanmış.

iPad’in sahip olduğu ekstra çizim kılavuzları, sıvılaştırma ve hızlı şekil gibi özellikler iPhone da bulunmuyor. Dolayısı ile iPad’te kullanmaya alışınca iPhone da kullanmak istemiyor insan. Procreate mobil sanatçının sanatını geliştirmesine yardımcı oluyor.

 

Dijital Ressam olun…

Normalde ressamlar elleriyle, kalem ve kağıtlarıyla çalışmayı sever. Bunun için saatler harcarlar. Kağıt üzerine çizim yapma hissini güçlü bir duygudur, ama zaman alıcı ve pahalıdır.

Yaptığınız resmi dijital ortamda paylaşabilmeniz için dijitalize etmeniz gerekir. Bu da zaman alıcıdır ve resmi orijinalinde olduğu gibi gösteremez. Oysa baştan procreate de resminizi oluşturursanız işler değişir.

‍Procreate çok miktarda imkan sunuyor. 

Fırçalar, sulu boyalar ve kağıt ve tuvalleriniz masraf açacaktır. Bilgisayar ihtiyacı da cabası.

Ve daha da kötüsü… fırçalarız yıpranır ve suluboyalarız  sonsuz değildir. 

Resim yaparken odanın yarısını kullanırsınız, oysa Procreate ile ihtiyacınız olan iPad’iniz ve bir Apple Pencil’dır. İstediğiniz her yerde istediğiniz zaman çalışabilirsiniz.

Toplu taşıma araçlarında, parkta; isterseniz  iPad’inizi getirin ve biraz resim yapın.

 

 

 

Fotoğrafa Aşk Mektubu: Roland Barthes ve Punctum kavramı

Mehmet Ömür

Roland Barthes’ın yazdığı kitabın orijinal adı Aydınlık Oda. Neden “Karanlık Oda” değil de “Aydınlık Oda” yani “Camera Lucida?” Çünkü bu çok şahsi bir eser. Barthes’ın belki de en güzel eseri. Başlangıçta deneme olarak başlanmış ancak daha sonra özellikle kitabın ikinci bölümünde Barthes olayı duygu optiğinden geçirmiş ve özeline taşımıştır.

Cahier de Cinema bir sinema dergisidir ve bu dergi Barthes’dan sinema üzerine bir kitap yazmasını istemiştir ama Barthes 1,5 yıl kadar bir süre bu siparişi bir kenara atmak durumunda kalmıştır çünkü annesinin ölümünün yasını tutmakta ve başka bir şeyle ilgilenememektedir. Ta ki fotoğrafın ölümle ilgisini kurana kadar. Bu ilişkiyi kurunca evine kapanır ve kitabı 6 haftada bitirir. Kitap bir deneme kitabı olmaktan çıkmış herhangi bir tarza sokulmakta zorlanılacak bir kitap haline gelmiştir. Kitap müzik eseri gibi 2 bölümde yazmıştır ve partisyonlar vardır ve her bölümde 24 kısa düşünce parçaları vardır. Bu kitapta fotoğrafı sinemanın karşısına koyar, çünkü sinema fotoğraf kadar kendisini çekmemektedir. 

 

Camera Lucida, orijinal adıyla “La Chambre Claire” yani Aydınlık Oda, aşk mektubu gibi duran metaforlar yığını bir kitaptır. Barthes, Latince sözcüklerle daha özgün anlam arayışları içine girmiştir. Roland Barthes, fotoğrafın başkaları için değil de, kendisi için ne anlama geldiğinin arayışı içindedir ve kitabın ikinci bölümünde de tamamen duygularını açar. Hayatının en önemli fotoğrafı olan, annesinin 5 yaşında çekilmiş “Kış Bahçesi” adını verdiği fotoğrafını değerini düşürecek diye kitapta göstermez ama uzun uzun anlatır, içini döker. Ona göre fotoğraf kişiseldir, herkesin her  fotoğrafa yaklaşımı farklı ve özeldir ve Barthes kitabında bunun üzerine uzun uzadıya durur. Kitap fotoğraf sanatına bir güzelleme olarak yazılmıştır. Roland Barthes fotoğrafı sinemaya tercih eder demiştim.  Fotoğrafı sahneye benzetir, ona göre fotoğraf tiyatroya sinemadan çok daha fazla yakındır. Ben de zaten ileride yazacağım tiyatro oyunumda onu Susan Sontag’ın karşısına erkek başoyuncu olarak çıkartacağım. Başrol veriyor olmamın başlıca nedeni fotoğrafı sinemadan çok seviyor olması değil tabii ki. Karizması, düşünceleri ve fotoğrafa yazdığı “Camera Lucida” kitabı. Barthes, fotoğraf felsefesiyle fotoğraf severlerin gönüllerine taht kurmuştur. Amatör olarak bile, fotoğraf çekmedikleri halde bir arkeolog özeniyle fotoğrafı böylesine özenli bir şeklide irdeleyen düşünürlere hayranlığım büyüktür doğrusu. Aynı şekilde John Berger ve Walter Benjamin de fotoğraf sanatı için çok değerliler ve sırada onlar da var. Barthes’in fotoğraf kitabı fotoğrafa adeta bir aşk mektubudur. Ölümünden çok kısa süre önce 1980 yılında, Susan Sontag’ın “Fotoğraf Üzerine” kitabından birkaç  yıl kadar sonra yazdığı bu kitabında Susan Sontag’a neden hiç gönderme yapmadığını merak ettim doğrusu. Oysa birbirlerini iyi tanırlar bu iki fotoğraf düşünürü. Barthes’a hayran olan Sontag,  onu anlatırken “Elimi öpüp yanağına götürmesini hiç unutamam” der. İşte böyle kibar bir beyefendidir ve Sontag da Barthes’den çok hoş bir kişi diye bahseder. Barthes’ın narin bir yapıya sahip olmasında belki de çocukluğunda yakalandığı verem hastalığının rolü vardır ve 3 yıl eve kapanmasına neden olan bu hastalığın, çok sonralar geçirdiği kazanın ardından kendisini toparlayamayıp ölmesine neden olduğunu düşünenler de vardır.

Roland Barthes “Camera Lucida” da tamamen kişisel duygu ve düşünceleri üzerinden yürüyor, yeni kavramlar üzerinde duruyor ve yeni kavramlar kuruyor; Operator, Spektator, Spectrum, Studium ve Punctum öne sürdüğü önemli kavramların bazılarıdır. Bir de “Ça-a-été” var ki, bu kavramın Türkçe’de tam karşılığını bulmak biraz zor. Barthes, fotoğrafın anlamın peşindedir. Ça-a-été,  “O oldu, bu vardı, öyleydi” anlamlarına gelir. O anda, orada bir şey olmuştur ve bir daha tekrarı olmayacak olan “bu şey” sonsuza kadar fotoğraf tarafından gösterilecektir. Bu kitapta “Punctum” kavramını ortaya atmıştır. Bu kavram, fotoğrafın dışına da çıkıp başka alanlarda da kendisine yer bulmuştur. Delip geçen şey, yani bu Punctum bizi yakalayan, yani aşık olduğumuz o küçük şeydir. Başkasında belki aynı duygu oluşmayacaktır, yani özeldir.

Barthes, bir ontolog (varlık bilimci), -her ne kadar kendisini öyle görmese de- bir filozof, bir göstergebilimci ve bir yazardır. Sorbonne’da hoca olabilecek kadar, kendi kendisini yetiştirmiştir.

Barthes, kitabına Napoleon’un yeğeni Jerome’un fotoğrafıyla başlar. “İmparatoru gören gözleri” görüyordum demesi ilginçtir. Barthes, ölümle kafasını bozmuştur diyebilirim,   sonra girdiği büyük bir yas döneminde bu düşüncelerinin etkisine girdiğini söyleyebiliriz. Camera Lucida’da yazarın amacı, fotoğrafın temel bir özelliğinin olup olmadığı, daha doğrusu “tek başına diğer imge gruplarından farklı bir  üstünlüğü” olup olmadığını anlamaya çalışmaktır. Yazar, fotoğrafın bir daha asla tekrarlanamayacak bir şeyi mekanik olarak tekrarladığını söylerken seyirciyi pasif konuma sokmaz. Aslında genel olarak imgeleri okunması gereken bir metin gibi görmeye eğilimimiz vardır. Çünkü güçlü bir referans noktasına ihtiyacımız vardır. Oysa imge konuşmaz, grameri yoktur, ayrıca kavram da değildir. Fotoğraf ise bize gösterir, bilgilendirir ve hayal etmemizi sağlar. Ama meraklı beyinlerimiz her şeyde olduğu gibi fotoğrafı da deşifre etmeye, okumaya çalışır. Fotoğrafları ve imgeleri sessiz bir dilbilim, imge sözlükleri, ikonografiler olarak ele alan teoriler üretmeye çalışıyoruz. Bu şekilde anlamayı ümit ediyoruz. Roland Barthes’de kitabındaki 48 bölümde bunu yapıyor ve görüntü sorununun fotoğraftaki yerini anlamaya çalışıyor. Bir göstergebilim uzmanı olan Barthes’a  göre fotoğrafın bir dili yoktur, doğası gereği olamaz, sadece kayıpla veya ölümle ilişkisi vardır 

Fotoğrafı çekene Operator, seyredene Spectator diyor. Fotoğrafın kendisine ise Spectrum. Spectrum’un “Spectacle” ile yani sahne ile ilişkisi olduğunu söylüyor Barthes.  Ona göre “Studium” kavramıyla ise genele gönderme yapar, yani ortalama işler, beğenilen ama aşık olunamayan işler anlamında. Barthes için en önemli olan “Punctum” dur. O küçük şey, o aşık olunan şey, herkes için farklı olabilen her fotoğrafta da olmayan “O şey”. O bir anda görüp de vurulduğumuz küçücük şey, bir yıldırım aşkı. Barthes bunu fotoğraflar üzerinden de anlatır ve  o fotoğraflardan bir tanesini fotoğrafı buraya aldım

.

Roland Barthes, çığır açan çalışması Camera Lucida’da, Koen Wessing’in 1979’da Nikaragua’da çekmiş olduğu silahlı askerlerin yanından geçen iki rahibeyi gösteren fotoğrafı ele alır. Bu fotoğrafa çarpılmıştır çünkü bu fotoğraftaki çelişkili durum Barthes’ı  çok etkilemiştir. Barthes’e göre Spectatoru yani izleyeni durup, tekrar bakmaya  yönelten bu şey yani imgenin Punctum’unu yaratan işte bu fotoğraftaki “o” çelişkidir. 

Barthes, bu kitabı sadece analog fotoğrafın gündemde olduğu, fotoğrafın kağıda basıldığı ve bakıldığı bir tarih aralığında kaleme almıştır. Acaba kitabını bugün, fotoğrafların neredeyse tamamının ekranlar üzerinden izlendiği bu dönemde yazsaydı, düşünme tarzı farklı olur muydu diye de aklımdan geçirmiyor değilim doğrusu.

Bir de bu kitabın 1996 da Türkçeye kazandıran Altıkırkbeş Yayınları ve Reha Akçakaya’ya teşekkürlerimi iletirken yazın dünyasının profesyoneli olmayan birisi olarak küçük bir eleştirimi iletmek istiyorum. Keşke kitapta Studium ve Punctum kelimelerinin Türkçesini bulma çabasına girmediğiniz gibi; Operator, Spectator ve Spectrum’u da, İşletici, İzleyici ve Tayf olarak değiştirmemiş olsaydınız. Okuyucuya için bir kolaylık olurdu diye düşünüyorum.  Muhtemelen bir nedeniniz vardır, belki o yıllarda okuyucu daha çok öz Türkçe seviyordu, kim bilir? Yine de Kitabın Türkçeye çevrilmiş olması, Türk fotoğraf dünyasına bir armağandır. Her dönemde okunabilir bir kitaptır ve her fotoğraf severin mutlaka okuması gereken bir eserdir diye düşünüyorum. Yardımcı olsun diye en önemli kelimelerden çok kısa, 6 kelimelik bir lügat yarattım ve buna Barthes’in okuma lügatı demek istiyorum. 

Operator: Fotoğrafçı

Spectator: İzleyici, fotoğrafa bakan kişi

Spectrum: Fotoğrafın konusu

Studium: Genel beğendiğimiz fotoğraf

Punctum: Fotoğrafta bizi çarpan şey, bizi o fotoğrafa aşık eden o küçücük ayrıntı

Ça-a-été: Bu vardı veya O şey oldu

Bilim sanatın insan sağlığına iyi geldiğini iddia ediyor. Biz bunu zaten her zaman hissettik, yaşadık. Müzede veya galeride beğendiğimiz bir tablonun karşısında durup, derinine baktığımızda hissettiklerimizi bir biz biliriz. Bir de yanımızdaki sanatsever arkadaşımız. Ona ”Vay be şuna bak o kırmızı noktayı nasıl da yerine yerleştirmiş” dediğimizde de o da bize “He ya, aynen!” derse ikimiz de nirvana ya evrilmiş gibi oluruz. Beynimizin iki önemli eylemi var biri haz alma, diğeri ise mantıklı olma.
Bir sanat eseri önünde içimizde ortaya çıkan olaylar nelerdir? O esere baktığımızda hissettiğimiz duyguların yükselmesinden nasıl haberdar oluyoruz. İnsan bir başka insanla karşılaştığı zaman herhangi bir duyguya kapılabiliyor. Bu iyi olabilir kötü olabilir. Aynı şekilde bir sanat eseri ile karşılaştığınızda da bu beynimizde bir takım olaylar ortaya çıkıyor. Nörotransmiterler denilen kimyasallar aracılığıyla bir çok olaylar beynimizde fırtınalar kopartıyor. Beynimiz vücudumuzun % 2 si ama vücudun tükettiği enerjinin %20 sini tüketiyor. Bu tüketimin % 60 ı ise görme ve görsellerin algılanması işlerine harcanıyor. Muhteşem bir işlemci. Mikro saniyeler içinde binlerce, milyonlarca işlem yapıp bizi çevreleyen gerçeklikle uyum sağlamamıza yardımcı oluyor. Olağanüstü değil mi? Bir de üstelik bilim dünyası bugün hala beynimizin bu işleri nasıl başardığını anlamış değil.
Diğer bir yanda bir sanat eserinin önünde hissettiğimiz estetik empati de denilen zevk alma, haz duyma olayının gizemleri var. Normalde beynin hayatta iki işlevi var. Bir tanesi hayatta kalmamızı sağlayan ve bize yaşama arzusu veren bir işlev. Diğeri ise haz alma işlevi. Biri Apollo diğeri Diyonisos. Biri at binen süvari diğeri at. Bir bilgisayar asla bu şekilde çalışamaz.

Süvari entelektüel beyni temsil ederken at haz ve ödülü simgeler. Herhangi bir çatışmalı bir durumda her zaman at kazanır. Bizi rasyonellikten ayıran ama aynı zamanda insan olarak tanımlayan şeyler hatalardır, fantezilerdir ve arzulardır.
Okşamış beyinlerden bahsedebiliriz. Bilim adamların söyledikleri şöyle; bir sanat eseri beynin her iki işlevini de devreye sokar.
Sanat eseri beyine bilmediği şeyleri gösteri, onu şekillendirir. Onu okşar ve ona zevk ve ödül verir. Bu olay müzikte yoğun olarak incelenmiştir. Görsel sanatlar alanında da benzer durum söz konusudur

Bu konuda bir çok deney yapılmaktadır.
Bunlardan bir tanesi müzedeki ziyaretçilerin sanat eserleri önündeki kalp atışlarının ve terlemelerinin miktarını ölçmek. Ziyaretçi sanat eserini seviyorsa vücudunda kortizol üretimi yani stres hormonu azalıyor.
Dolayısı ile stresi azalıyor. Koridorları sanat eserleriyle süslü hastanelerin hastalarının hastanede geceleme sayısı kuru ve laboratuar gibi olan hastanelerden daha düşük. Yani sanat içinde insanın iyileşme süresi hızlanıyor.
Kalp daha sakin atıyor, vücut gevşiyor. Beyinde mutluluk hormonu diye bilinen dopamin salgılanması artıyor. Müzik dinlerken arttığı gösterilen endorfinler ve oksitosin (sevgi hormonları) kimyasal cephaneliğimizin bir parçası olarak çalışıyor. Bunların hepsi bir sanat eserinin önünde de ortaya çıkıyor. Altın oran olarak bilinen bir kavramdır. Görsel estetiğin temelindedir. Bu incelendi. Bir eserin estetik niteliklerini değerlendirebilmek ve onu beğenmek nasıl oluyor bu bilimsel olarak tesbit edildi. İnsanlara değişik fotoğraflar gösterildiğinde hangi sosyoekonomik sınıftan gelirlerse gelsinler hangi yaşta olurlarsa olsunlar, sıradan fotoğraflara göre ustaların fotoğraflarını tercih ettikleri bilimsel olarak gösterildi.

Bir italyan bilim adamı iki beynimizin birbirinden bağımsız olarak çalışabileceğini gösterdi. Ama aralarında gelişmiş sürekli açık bir bir bağlantı kanalı vardır, burası akıl ve duyguyu birleştiren empati yeridir. Pariste hastalara müzeye gitme reçetesi yazmaya kalkan doktorlar var. “Güzelliğe davet” derneği nörolojik, psikolojik ve sosyal düzeydeki araştırmalardan dolayı UNESCO’nun himayesine verildi. Lyondaki bir hastanenin iç hastalıkları bölümünde hastalar hastaneden odalarına asmak için beğendikleri bir sanat eserini isteyebilmektedirler. Yani okuduğunuz bir kitabın antidepresan etkisi gibi acı çeken insanların bir tabloya bakarak gevşemesi tabii ki doğal bir durumdur.
Başka bir çalışmada ise orta seviyede oluşturulan deneysel bir ağrı 6 aydan uzun süreli ilişkileri olan kadınlarda partnerlerinin fotoğrafları gösterildiğinde bu ağrıyı daha az hissettikleri bilimsel ortaya kondu. Fotoğrafın ağrıya yanlarında ellerini tutan bir kişiden daha fazla faydası olduğu ortaya çıktı. İlginç değil mi?

 

 

https://www.scn.ucla.edu/pdf/Master-InPress-PsychSci.pdf

Sanat ve sağlık

Kim Korkar Susan Sontag’tan?

Tek resimli fotoğraf yazısı..

Fotoğraf Felsefesi sahnesinde hangi oyuncuya baş rol verirdim diye düşündüğümde aklıma ilk önce Susan Sontag geldi. Hiç fotoğraf çekmeden fotoğraf aleminde en çok sözü edilen fotoğraf konusundaki düşünce üreten bir kişi. Roland Bartes, John Berger, hatta üçünün ilham kaynağı olduğunu düşündüğüm Benjamin Walter dururken neden Sontag diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bu sahnede rol alabilecek Vilem Fussler, Laszlo Moholy-Nagy, Laura Mulvey gibi başka isimler de var ama hiç biri değil de neden Sontag? İzninizle anlatayım… 

Bu isimlerin içinde her şeyle oynamaya eğilimli en büyük oyuncu o. Her şeyle oynamaya eğilimli, karakterinin özü bu olan, kimdir bu Susan Sontag? Kendisiyle yapılan röportajlardan birinde doğaçlama olarak kısaca, “Amerikalıyım, yazarım, sinemacıyım, anneyim, gezginim” diyor ama o kadar değil.  Cinsiyet sorunları, başta kanser ve AIDS olmak üzere sağlık sorunları, LGTB sorunları, edebiyat, fotoğrafın gücü, rock müzik, sanatçı girişimi, kişilik kavramı; Vietnam, Sırbistan ve 11 Eylül sorunları gibi bir çok konuyla yakından ilgileniyor. Her şeye meraklı, dünyada ne oluyor, ne bitiyor bilmek istiyor. Uzaktan izlemek yerine  fiziken orada olup bizzat gözlemek istiyor. Amerika, Fransa ve “Yorum” gibi değişik politik, sanatsal ve sosyo-psikolojik konular her zaman ilgisini çekiyor. Özel bir insandan, 3 yaşında okumayı ve 19 yaşında üniversitede  2 yıl içinde lisansını tamamlamayı başaran üstün bir zekadan bahsediyoruz. Sol militan bir aktivist, eleştirmen ve düşünür olarak 20. Yüzyılın ikinci yarısına, 21. Yüzyılın da ilk yirmi yılına damgasını vurmuş bir düşünür, bir eleştirmen, bir yazardan bahsediyoruz. Özel yaşamı da çok çok ilginç. Ünlü dansçı Lucinda Childs ile yaşayıp dans üzerine denemeler yapan, ünlü fotoğrafçı Annie Leibovitz ile yaşamının son 15 yılını geçiren, eşcinsel olan ama eşcinselliğini saklamadığı halde arada sırada erkeklerle de ilişki kuran bir yapısı var ve kendisini açıkça biseksüel olarak tanımlamaktadır. Annie Leibovitz ise, Sontag’ın kansere yakalandığı süreci ölümüne kadar düzenli fotoğraflıyor ve “kendisine bunu borçluydum” diyor. Toplumun ne dediğini hiçbir zaman umursamayan Sontag, hayatı dolu dolu yaşayan bir kişilik. Sabah Stendhal okuyor, ardından piyanoya geçip Beethoven çalıyor, öğlen yemeğinde sanatçı arkadaşlarıyla yemek yiyor, öğleden sonra arkadaşları ile sergi gezip, akşam üzeri konsere gidiyor.  Böylesine  meraklı ve kabuğuna sığmayan hareketli bir insan. 

Babasını çok erken yaşta kaybetmiş, sert yapıda bir anneyle büyümüş Polonyalı bir ailenin çocuğu. Daha çok denemeci olan Sontag’ın romancılığı ve sinemacılığı oldukça zayıf, romanları ve filmlerinden birer tanesi dışındakiler pek tutmuyor. En önemli eseri ise bence “Camp”adlı deneme kitabıdır.  Çocukluğunda Marie Curie gibi kimyacı olup Nobel almayı uzun süre düşlemiş ama yıllarca sonra bu fikirden vazgeçip yazmaya soyunmuş ve gazeteciliğe başlamış. Andy Warhol, Susan Sontag’ın fotoğrafını çekmiş, ressam Jasper Johns ile ilişkisi olmuş. 18 yaşındayken, 10 gün içinde karar verip yeni tanıştığı bir asistanla evlenmiş ve ondan bir oğlu olmuş. Güncesi ölümünden hemen sonra yayınlanınca ne kadar oyuncu bir kişiliği olduğu ortaya çıkmış ama bu hesaplı kitaplı bir oyunculuktur bence. Susan Sontag’ın fotoğraf konusunu diğer düşünürlerden daha fazla kurcaladığını düşünüyorum. 1973 ile 1977 yılları arasında dört yıl boyunca fotoğraf üzerine denemeler yazıyor ve dersler veriyor. 12 yaşında Nazilerin toplama kampları ile ilgili gördüğü fotoğrafların kendi yaşamını değiştirdiğini söylüyor. İlginç bir söylemle, içinin bir tarafında bir şeylerin öldüğünü, diğer tarafının ise hala ağladığını ifade ediyor. Bu fotoğrafların kendini bir daha düzelmeyecek şekilde değiştirdiğini, daha sonra dayanamayıp yırttığını söylüyor  Sontag. 12 yaşında, yaşamını o fotoğraflardan öncesi ve o fotoğraflardan sonrası diye ikiye ayırıyor. Daha sonra 2003 yılında, yani ölmeden çok kısa süre önce yazdığı yine fotoğraf üzerine olan “Başkalarının Acısına Bakmak” adlı kitabında  benzer savaş fotoğraflarına yoğunlaşıyor ve yer yer ilk yazdığı “Fotoğraf Üzerine” kitabındaki bazı söylemlerinin günahını çıkartmaya çalışıyor. İşte muhteşem Susan Sontag böyle birisi; oyuncu, provokatör, çelişkili yaşamların sahibi, dolayısıyla tam bir sahne kişiliği. Ben de kendisini işte bu yüzden çok seviyorum.

Susan Sontag’ın fotoğraflarla ilgili eserlerinde değindiği gibi “burada ve orada olmak” tanımına uygun bir şekilde yaşıyor.  Burada huzur var ama orada savaş var diyerek Vietnam’a gidiyor, Saray Bosna’ya gidiyor orada aylarca yaşıyor, Küba’ya gidiyor Castro’nun yanında duruyor. Susan Sontag fotoğrafın gücünü uzun uzun sorgulamış, Fotoğraftaki acı çeken kişiyi görmekle o acıyı çekmenin aynı şey olmadığını söylemiştir. 

Orta doğuya, İsrail-Arap Savaşı’na gidiyor orada bir film yapıyor. Haklı olarak entelektüelleri sorumluluk almamakla suçluyor. 

Aslında bütün fotoğrafların çekilmiş olduğunu ama buna rağmen her gün daha fazla fotoğraf çekilmesini  gözümüzün doymak bilmez açgözlülüğüne bağlıyor. Fotoğrafın gerçeği göstermediğini, çok daha başka bir şeylerin de olduğunu sürekli vurguluyor.

“Fotoğraf Üzerine” isimli ve her fotoğraf severin okumuş olması gereken fotoğraf kitabına bu yazımda hiç girmedim. Çünkü sadece o kitaptan bir kaç makale malzemesi çıkar ama özetlemek gerekirse kısaca şöyle anlatayım. Kitabına, Platon’un mağara alegorisi ile gerçeklik kavramı ilişkisini fotoğraf üzerinden sorgulayarak başlıyor. Ardından ayrıntılı olarak tüm fotoğraf alanlarını sayıyor ve fotoğrafların hangi duygularımızı uyandırdığını söylüyor ve daha sonra filmlere ve bazı metaforlara göndermeler yapıyor. Fotoğraf makinesine bir çok sıfat yüklüyor ve makinenin her ne kadar konusuyla doğrudan ilişkiye girmese de onu öldürdüğü, ona tecavüz ettiği gibi metaforlar üretiyor.  Fotoğrafların şok edici etkilerine odaklanıyor ve savaş fotoğrafları üzerinden ilerliyor. Fotoğrafın ilk dönemlerinde yaşamış olan önemli Amerikalı fotoğrafçıların farklı yaklaşımlarını gösteriyor ve bize biraz fotoğraf tarihi gezintisi yaptırıyor. Kitabın son bölümünde fotoğrafa dair çok sayıda özlü sözler sıralıyor. Girişte hayalini kurduğumuz sahnede başrolü neden Susan Sontag’a vermek istediğimi anlamışsınızdır sanırım. 

Sontag, kendisinden 18 yaş büyük Roland Barthes’e hayrandır ve bu nedenle hayalini kurduğum bu oyunda yardımcı oyuncu rolünü de ona vermeyi düşündüm çünkü Sontag Barthes’in düşüncelerin iyice benimsemiş ve çok etkilenmiştir. Ancak “Fotoğraf Üzerine” adlı kitabında Barthes’in ünlü “Camera Lucida” adlı kitabından esinlendiğini söyleyemeyiz. Çünkü Sontag bu kitabını Barhes’in kitabından bir kaç yıl önce yazmıştır. Tersi olmuş mudur? derseniz ona da cevabım “hayır“ olacaktır. Çünkü Barhes’in “Camera Lucida”sı tamamen farklı bir lezzette ve fotoğrafı farklı bir yaklaşımla ele almıştır. Barthes’in aslında hem kariyer açısından hem de kişilik açısından Sontag’dan farklı yapıda. 

Sahnedeki oyuncuları oluşturduktan sonra oyunun senaryosunu ona göre geliştirmenin daha akılcı olacağını düşünüyorum.

Şimdilik, Susan Sontag’ın “Fotoğraf üzerine” adlı kitabında yaptığı gibi ben de ona ait özlü sözlerle yazımı bitireyim.

“Fotoğraf biriktirmek dünyayı biriktirmektir.”  Susan Sontag 

“Yazı anlatır, fotoğraf hatırlatır.”  Susan Sontag

Bir ayağı İstanbul bir ayağı Paris’te yaşayan bir kişi olarak aklıma bir an dünyanın en önemli iki mutfağının ortak özellikleri geldi.

O kadar farklı iki mutfağın ortak özelliklerinden  bir tanesi her ne kadar hazırlama tarzları farklı da olsa bence  sakatatlar.

Fransızlar sakatata 20-30 yıl öncesine kadar çok düşkündü.

Özellikle taşrada ve Lyon mutfağında Buşon denilen restoranlarda özel bir yeri vardı.

Zamanla gözden düşmesine rağmen bugün özellikle uykuluk ve birkaç sakatat yemeği ile Michelin yıldızlı restoranların  mönülerini tekrardan süslemeye başladı.

Bazı ünlü şefler bu organlara asil organlar diyorlar.

Aslan avını yakalayınca neden doğrudan önce bu organları temizliyor? diye soruyorlar.

Büyükbaş hayvanın ön yarısındaki iki bölge ve arka yarısındaki iki bölge dışında  bu organların bulunduğu bölgelere karkas içi beşinci bölge diyorlar. 

Şimdi size tanıdığınız ve daha az tanıdığınız birkaç sakatat yemek adı söyleyeceğim. Ben  bunları evde yaparak yiyebiliyorum.

Kasaplara gidip bu konuda bilgi istediğimizde bizi aydınlatıyorlar.  Aydınlatmakdan mutlu oluyorlar tarifler veriyorlar.

Ayrıca sakatat diğer ürünlere göre daha ucuz.

Kırmızı sakatatlar bizim çok iyi bildiğimiz ciğer, dil, böbrek, yanak ve yürek. Burada hayvanın ağız ve burnuna da rağbet edenler de var.

Beyaz sakatatlar ise işkembe, beyin, yumurtalık, paça, kulak, mumbar hatta meme.

Bizde  sakatatlar ve deniz ürünleri ne kadar sade hazırlanıyorsa Fransa’da da o kadar soslarla, değişik parfümü yağlarla, baharatlar ve  sarmısakla muamele edip öyle servis ediliyor.

Burada yemekten zevk aldığım dört tane sakatat yemeğini size söyleyeceğim ama  aslında bu liste uzayıp gider.

Yüzlerce tarif bulunabilir, bu konuda yazılmış onlarca kitap var.

Ne de olsa Fransız mutfağı krali sanat olarak adlandırılıyor. 1789’da kraliyet kaldırılınca şatolardaki bütün ahçılar işsiz kaldılar ve ellerinde “portakallı sülün” tarifleriyle ülkenin dört bir köşesine yayıldılar.

Onların ruhları bugün Bocuse’ün öğrencilerinde  Alain Ducasse’lar Guy Savoy’lar ve Joel Rebouchon’lar  gibi ünlü şeflerin bedenlerinde ortaya çıktılar.

Burada en sevdiğim sakatat yemeklerini şöyle sıralayabilirim.

Kemik iliği, Caen tarzı işkembe, Fırında gevrek krustilyan kulak (3 saat ördek yağında fırın), Andouillette ve andouille denilen kokoreç tarzı yemekler ve  fırında paça pane. Kemik iliği ve kokoreçin sakatattan şarküteriye doğru bir geçiş olduğunu hatırlatarak yemek tarifine başlayayım.

Size eski Caen üsulü işkembe tarifini yapayım.

4 kişi için Eski Caen usulü işkembe şu şekilde yapılıyor.

2 kilo temizlenmiş işkembeyi küçük küçük kesiyorsunuz. Aynı şekilde 2 dana paçayı da küçük küçük kesiyor kenara koyuyorsunuz. 6 havucu, 3 pırasayı ve 6 soğanı kalın halkalar şeklinde kesip onları da bir kenara koyuyorsunuz.

Bir güvecin en alt kısmını sebzelerle döşüyorsunuz, üzerine bir kat işkembe , onun üzerine bir tabaka paça döşüyorsunuz. Ezilmiş sarmısağı, baharatları, artan kemikleri ve 2 karanfil tanesini içine koyduğunuz küçük torbayı ortaya yerleştirip geri kalan işkembe ve sebzelerle üst kısmı dolduruyorsunuz. Hepsinin üzerine bir şişe Cidre ve 4 çorba kaşığı Calvadosu boca ediyorsunuz. Güvecin kapağını kapatıp etrafını hamurla tıkıyorsunuz. 120 derece Fırında 8 saat pişmeye bırakıyorsunuz.

Afiyet olsun.

Hepinize iyi günler dilerimFransa’da sakatat

İSLOMANİA

MEHMET ÖMÜR

Son zamanlarda az ilgilenilmiş hastalıklar beni çok ilgilendirmeye başladı. Geçenlerde G.A.S. yani Gear Acquisition Syndrome’u yazmıştım bu kez de -hastalık denir mi bilemiyorum- “İslomania” denilen  ruh halinden bahsetmek istiyorum. Yani bir nevi ada manyaklığı, adalarda kendini iyi hissetme hali.

İsim babası; roman, şiir, tiyatro oyunları, denemeler, gezi kitapları, edebiyat eleştirileri yazmış, çeviriler yapmış, 20. yüzyıl İngiliz yazarı D. H. Lawrence’dır. Belki bu hastalık daha önceden de biliniyordu ama adını koyan odur. Ölmeden 4 yıl önce yazdığı bir öykü kitabında bundan söz etmiştir ve böyle bir ruh halinin farkına varıp bu konuya girmesi “islomania” tabirinin yerleşmesini sağlamıştır.

Benim en sevdiğim ada, Bozcaada’dır, en sevdiğim ada filmi ise il Postino’dur. Türkçedeki adıyla  Postacı filmidir.

Film Sicilya’da Salina adasında  çekilmiştir  ve  Şili’li ünlü şair Pablo Neruda’nın yaşamından hayali  bir  kesiti hikaye eder. Gerçek hayatında ise Neruda, 1952 yılında İtalya’nın Capri adasında yaşamıştır. Filmde şair ile adanın postacısı arasında gelişen sıcak dostluk anlatılır. Şair postacıya şiiri sevdirir, postacı şiirleri barda çalışan ve bir görüşte aşık olduğu güzel kızı baştan çıkartmak için kullanır. Filmin tepe noktasını, güzel ada manzarası eşliğinde şair ile postacı arasında geçen konuşmada şu replik yapar.

Şair: “Benim şiirimle kızı baştan çıkartmışsın.”

Postacı: “Senin yazdığın şiirle baştan çıkardığım doğru ama o şiir sana ait değil.”

Şair: « Nasıl yani? Benim değil mi?”

Postacı: “Evet ama Şiir yazana değil ihtiyacı olana aittir.” Bu güzel naif ve romantik filmi seyretmenizi tavsiye ederim.

Başka bir ada filmini seyretmek isterseniz, Anthony Quinn’in muhteşem bir oyun çıkardığı efsane film Zorba’yı seyredin. Nikos Kazancakis’in aynı adlı romanından uyarlanan bu film Girit’te geçer.

Diğer ada  filmlerine  gelince;  Akdeniz, Corelli’nin Mandolini, Doktor Moreau’nun Adası ve Thomas Mann’ın aynı adlı romanından uyarlanan Luchino Visconti’nin Venedik’te Ölüm (Lido adasında geçer) söz etmek uygun olur.

Yine sinema dünyasında kalalım isterseniz. Mel Gibson, Fiji’de yaşayan yerlilerin bütün itirazlarına rağmen 15 milyon dolara “Mago” adasını satın almıştır. Marlon Brando’nun 1965’te aldığı “Tetiaroa” adasında ise şu anda sadece bir kişi yaşamaktadır, O da oğludur. Aynı adanın batısındaki “Onetahi” adlı adacıkta Brando, 2004’te ölmeden önce yazdığı vasiyetinde, 2000 m2’1ik bir alanı ölünceye kadar kullansın diye dostu Michael Jackson’a bırakmıştır. Ancak onun da bu adadan çok fazla yararlanamadığı biliniyor. Kim bilir, belki Brando ve Jackson da birer ada manyağı idiler.

İlk ada manyağı Roma imparatoru Tiberius’tur. Roma’dan sıkılıp kendini Neruda gibi Capri adasına atmış ve ülkesini Villa Jovis denilen evinden yönetmiştir.

Ada manyaklarının sayıları saymakla bitmez. Bir başka isloman ise, Kaptan James Cook’tur. Pasifiklerin seyyahı ve fatihi, bu bölgelerdeki adaları o kadar çok sever ki, İngiltere’ye dönmemek için her türlü numarayı çevirir.

Moby Dick’in yazarı Herman Melville de bir ada manyağıdır. Moby Dick’ten sonra Taipi adlı kitabını Fransız Polonezyası’nda ve ardından Omoo adlı kitabını ise Tahiti’de yazar. Merville’nin kitapları 19. yüzyıl yazarlarını o kadar etkiler ki; Jules Vernes, Jack London ve Robert Louis Stevenson da ada manyakları arasına katılmakta en küçük bir tereddüt geçirmezler. Robert Louis Stevenson 1875’te bir mektubunda şöyle yazar: “Bu gece çok sevimli bir adam bana Güney Denizi  adalarını öyle bir anlattı ki, oraya gitmek için içim yanıp tutuşmaya başladı. Yemyeşil bir doğa, güzel yerler, şahane bir iklim, saçlarında kırmızı çiçekler takmış kadınlar… Bütün bu güzellikleri incelemek, doyasıya seyretmek, güneşte oturmaktan ve düştüklerinde meyveleri  toplamaktan  başka hiç bir şey yapmadan durmak. İşte bu! Stevenson, 15 yıl boyunca bu adalar arasında dolaşıp durmuş ve sonunda Samoa adasında ev yaptırarak oraya yerleşmiştir. Halkla iç içe yaşamaya, politika yapmaya yazılarını yazmaya devam etmiştir .

Gelelim Lawrence Durrell’e. Korfu adasındaki başladığı ada manyaklığını Rodos ve Kıbrıs’ta devam etmiş gerçek bir ada düşkünüdür. Kendisini hiçbir zaman bir İngiliz gibi görmemiştir, oysa İngiltere de bir adadır.

Ernest Hemingway “Çanlar Kimin İçin  Çalıyor”u  romanını Küba’da ve Florida’nın Key West adasında yazmıştır. Georges Orwell ise ünlü “1894″ romanını Jura adasında yazmıştır.

Bence, adalara en çok Anglosaksonlar meraklıdır. Ada edebiyatına İngiliz yazarların dışında en çok katkıyı Hollanda’lı yazar Boudewijn Büch koymuştur. “Ada” serisi 4 kitaptan oluşur.

“Ne me quitte pas”nın şarkı sözü yazarı ve yorumcusu Jacques Brel akciğer kanseri nedeniyle yaşamının son dönemlerinde Marquise adasında yaşamış ve ölmeden önce Avrupa’ya dönüp “Marquise” adlı son Longplay’ini çıkartmıştır.

Adalarla ilgili başka ilginç bir hikaye ünlü İrlandalı şair William Butler Yeats ve arkadaşı yazar John M. Synge’ye aittir. Hikaye, Butler Yeats’ın hastalıklı ve melankolik arkadaşı olan yazar Synge’ye melankolisinden kurtulması ve kendini tedavi etmesi için İrlanda’nın kuzey-batısındaki Aran adasına gitmesini tavsiye etmesi ile başlar. Synge bu tavsiyeye uyar ve Aran adasına yerleşir ama daha sonra çevredeki tüm adalarda yaşayarak ada hayatından çıkardığı öyküleri yazar. Bu arada yıllar geçer, o bölgenin tipik Kelt dilini öğrenir ve adeta eski bağlarını kopararak bir adalı olur çıkar.

AFL’li bilimsel beyinleri için, adalar ve bilimle ilişkiyi kuran nispeten yeni bir kitabı okumak ilginç olabilir. Jill Franks’ın 2006 yılında yayımlanan “lslands and the Modernists: The Allure of Isolation in Art, Literature and Science” adlı eserinde bahsi geçen, Charles Darwin’in Galapagos adalarındaki hikayesi ve Margaret Mead’ın South Sea lsland’daki antropolik çalışmaları ilginizi çekebilir. Bu kitapta Gaugin’in Paris’in sıkıntılı atmosferinden kurtulmak için gittiği Tahiti adalarında yaşadıkları da size ek bir çeşni olsun. Hatta isterseniz Gauguin: Voyage to Tahiti adlı Edouard Deluc’un 2017 filmini seyredin.  Vincent Cassel çok güzel bir oyunculuk çıkartıyor. Öneririm.

Andy Strangeway’a ada manyaklarının en beteri desek abartmış olmayız çünkü İskoçya adalarından bir-ikisine değil tam 162 adasına defalarca gidip yaşamıştır.

Bizde ise, Sait Faik Abasıyanık’ın Burgaz adası aşkı bilinir. Zülfü Livaneli’nin metaforik romanı “Son Ada” bizi şaşkınlık içinde bırakan bir baş yapıt.

“York’lu Bir Denizcinin, Kendi Kaleminden, Deniz Kazası ile Düştüğü Amerika Sahillerindeki Oroonoque Nehri Ağzındaki Issız Bir Adada 28 Yılını Geçirirken Yaşadığı Serüvenler ve Korsanlar Tarafından Kurtarılması” orijinal adı ile yayımlanan, hepimizin çok iyi bildiği ve ilk İngiliz roman olarak kabul gören Daniel Defoe’in “Robinson Crusoe” adlı romanı da çok ilginçtir. Roman, adadaki yaşamın tüm detayları ile Robinson’un iç diyaloglarını ve o andaki duygu dünyasını yansıtır.

Aslında hepimizin iç dünyası da bence bir adadır ve çoğu zaman dışarıya kapanmışlıktır, kendimizle sınırlanmışlıktır ve dış dünyanın karşıtıdır. İçeriden dışarıya çıkışlar ve girişler ile sınırlandırılmaya çalışılır ama engel olunamaz. İçeriye bazen çok fena girilir ve biz, buna aşk deriz.

Biraz da fantezi yapalım: 

İsveç’in başkenti Stockholm’ün 24.000 adalık bir takım ada grubunun 14 adası üzerine kurulduğunu biliyor muydunuz? Ayrıca 2016 yılında Hong Hong Üniversitesi’nde “Edebiyatta Ada Belgeseli  Film Festivali” bile yapılmıştır.

Ada manyaklığı, hastalığı veya düşkünlüğü ile ilgili yazacaklarım bu kadar, yazmaya  devam edilse çok daha fazla sayfalar doldurmak mümkün. Bence, siz de biraz içinize bakın ve oradaki adalarınızı bulun, onlarda gezinin ve yaşamın tadını çıkartın.

http://mehmetomur.com

https:/ / www.in st agram.com/ sukru_mehmet_omur/ 

https://www.facebook.com/saricizmelimmi

Mobil sanatla ilgili  

 

Mobil sanatla ilgili  

Mobil Sanat nedir diye başlarken önce sanatın tanımını yapmaya çalışalım Aslında  yapılamayacak bir şeyi yapmaya çalışalım. Bir şeyin tanımını yapabilmek için gerekli ve yeterli şartlar gereklidir. Örneğin bir üçgenin tanımını yaparken üç kenarlı deriz. Bu gereklidir ama yeterli değildir. Eğer üç kenardan ikisinin ucu biri birine dokunmuyorsa o bir üçgen değildir..   

İşte üç kenarı olan ama üçgen olmayan bir şekil.

Şimdi sanatın tanımlarına bir bakalım ve önce kaynaklara bakalım ve sanatın çok sayıdaki tanımlarından bir kaç tanesini inceleyelim.

Cezanne’ın görüşlerinden etkilenen İngiliz sanat eleştirmeni Clive Bell, biçimi öne alır ve sanatı tamamen estetiğe bağlamıştır. İşte tam da bu neden le; Marcel Duchamp, Andy Warhol, Joseph Beuys gibi dünyanın en büyük sanatçılarının kendilerine yer bulamadıkları 1900’lü yılların başında, Clive Bell’in bu tanımını artık bir kenara bırakmamız gerekir. Georges Dickie’nin Kurumsal sanat kuramı sanatın tanımlanabileceğini ileri sürer. Sanat eserinin bilinçli olarak insan elinden veya fikrinden çıkması gerektiğini iddia eder. Sanat dünyası adına hareket eden kişiler tarafından, hakkında fikir birliğine varılmış olunmalı, beğeni kazanmaya aday olmalıdır der ki, bu da polemiğe çok açık bir tanımdır. Bize en yakın gelen tanım ise Morris Weitz’in tanımıdır, belki de tanımsılığıdır demek gerekir. Çünkü Wittgenstein’ın görüşlerinden yola çıkan Weits, sanatın tanımlanamayacağını savunur. Haklıdır da! Şu örneğe bakalım!

 

Burada Marcel Duchamps’ın “Çeşme” adını verdiği Çağdaş Sanat devrinin kapılarını aralayan eserini inceleyelim. 1917 yılında New York’ta bağımsız sanatçılar sergisine başvuru koşulları açıklanırken, başvuruların eserlerin hepsinin kabul edileceği söylenmiştir. Yüzlerce başvuru olur, tümü kabul edilir ama bir tek “Çeşme” isimli eser, sanat eseri olmadığı için kabul edilmez ve depoda veya atıldığı çöplükte yok olur gider. Yıllar sonra, 2004 yılında Duchamps, aynı eserin yenisini üretir ve önemli sanat eleştirmenleri tarafından “Çeşme” 20. yüzyıla damgasını vuran eser olarak seçilir. Çok garip değil mi? Daha bir yüzyıl geçmeden sanat eseri kabul edilmeyen bir iş, bir süre sonra çağın sanat eseri haline dönüşmüştür. Bence, bu durum bile sanata tanım yapılamayacağının kanıtıdır.

Mobil Sanat’ın da iddia ettiği aslında budur. Sanat; özgürdür, sınır tanımaz, tarihin her döneminde değişir, devrimcidir, hemen şimdi söz konusudur, rastlantıya yer vardır.

Gelelim şimdi dijital sanata ve alt grubu Mobil Sanata. Bu sanatta bilgisayar rol alır ve fiziksel olmayan işler üretir. Bilgisayar bazen yardımcı araçtır, bazen ise yaratıcı konuma geçebilir. Yeni medya sanatı da dediğimiz dijital sanat, tekniğin sanatta her dönem yeni bir çağ açacağını gösterirken, bazı eserler de 1990’lı yıllardan itibaren müzelerde yerlerini almaya başlamışlardır. Dijital teknolojiler araç veya ortam olarak kullanılabildikleri gibi, dijital veriler de bu yeni sanatta kullanım alanı bulmaktadırlar. Buna bir örnek olması bakımından dilerseniz https://refikanadolstudio.com/projects/ ve https://common.studio bağlantılarından bu sanatçının kendisini ve yaptığı işleri tanımanız mümkün. Fotoşop ile dijital teknolojiyi araç olarak kullanan Murat Germen’in işlerine de buradan bakabilirsiniz. https://muratgermen.com/artworks/yol-way-solo-istanbul-modern/#image-9

Filozof Richard Wollheim, sanatın estetik değerlendirilmesi için üç yaklaşım önermektedir. Bunlardan birincisi, Estetik Niteliğin insanın bakış açısından bağımsız, mutlak bir değer olduğunu öneren ”gerçekçi“ yaklaşım. İkincisi, Estetik Niteliğin mutlak bir değer olduğunu, ancak insanın bakış açısına bağlı olduğunu savunan ”nesnel“ yaklaşım. Üçüncüsü ise, Estetik Niteliğin hem mutlak olmadığını, hem de insanın bakış açısına göre değiştiğini söyleyen “göreli “ yaklaşım.

Mobil Sanat Manifestosu

Bu manifestoya göre hali hazırda bilinenlerin dışında hiçbir şey kavranamaz. Mobil sanat, kendisini 20 yüzyılın avangart akımlarından Fluxus’un ve Sosyolojik Sanatın devamı olarak konumlandırır. Kendine “Sanat Hayattır” sloganını düstur alır. Bunu kanıtlamak için de varoluşun temelini oluşturan “günceli” bünyesine sokar. Güncel olmazsa Mobil Sanat da olmaz. Güncellik kendisine ne sunuyorsa onu bolca bir şekilde kullanır. Her yenilik, Mobil Sanat’a henüz denenmemişleri de denemeyi beraberinde getirir ve malzeme ile bilimin ilerlemesiyle gelişir. Hiç yerinde durmaz,  örneğin bugünkü cep telefonunun fiziki varlığının da ötesine geçmeye çalışır. Uyum sağlar, çünkü aklı ve ruhu maddenin içinde değildir. Mobil Sanat toplumla doğrudan ilişkiye girer. Aktüalite, eğilimler, korkular, arzular ve görüntülerle de doğrudan ilgilenir. Zamanını gözlemler, tanıklık eder ve katılır. Oyuna katılmaktan, oyun kurmaktan, oyundan keyif almaktan korkmaz ve rol alır. Hayali ve düşünceyi kışkırtan, sanatçının inancını besleyen şeyler üzerinde herhangi bir önceliği yoktur. Mobil Sanat, açık sanattan başka bir şey değildir. Bu sanattan doğan herşey paylaşılan kitle ile birlikte değişime, paylaşıma, yorumlamaya ve sahiplenmeye uğrar. Bu sanat, devinim halinde bir sanattır. Bir şekle veya mecraya sokulması zordur ve bütün sanat alanlarında da kendine yer bulur. Plastik sanatlar, edebiyat görsel sanatlar da buna dahildir. Bu nedenle kendine “Tam Sanat” tanımını yakıştırır. Mobil sanat “herkes için sanat” iddiasındadır. Akıllı telefonların kütlesel olarak benimsenmesi bu sanatın temelinde yatar. Bütün coğrafyalar, kültürler ve bütün sosyal sınıfları ilgilendirdiği için demokratiktir de. Mobil sanat kendisini “Sosyal Heykeltıraşlık” olarak da görür. Topluma kendisinden yararlanmayı önerir. Bu sanat akımına katılan herkese, tüm üyelerine, sanatçı olsun veya olmasın yaratıma katılma yeteneği sağlar. Bu bakış açısıyla, bu sanat, değişimin olumlu bir oyuncusu olarak topluma faydalı bir değişime de olanak sağlamayı istemektedir.

MOBİL SANAT ÖZGÜRDÜR. VAROLMAK İÇİN SINIRLARA İHTİYACI YOKTUR.

Marie Laure Desjardin, 2017.

Yaratıcılık

Yaratıcılık, yeni ve bir şekilde değerli bir şey oluşturma olgusudur. Kişinin kendini anlatmasının değişik yollarından biridir. Buna göre;

Hiçbir şey orijinal değildir.

Hayal gücünüzü arttıran size ilham veren her yerden çalın.

Eski filmlerden,

yeni filmlerden,

müzikten,

kitaplardan, 

resimlerden,

fotoğraflardan, 

şiirlerden,

rüyalardan,

rastgele sohbetlerden,

mimariden,

köprülerden,

tabelalardan,

ağaçlardan,

bulutlardan,

ışık ve gölgelerden BESLENİN!

SADECE VE SADECE RUHUNUZA SESLENEN ŞEYLERİ MALZEME ALIN!

Bunu yaparsanız işiniz veya hırsızlığınız özgün olur.

ÖZGÜNLÜK PAHA BİÇİLMEZDİR!

ORİJİNALLİK SAFSATADIR!

Bunu yaptıktan sonra da hırsızlığınızı saklamaya uğraşmayın, tam tersine değerini bilin.

Jean Luc Godard’ın “Nereden aldığınız değil nereye götürdüğünüz önemlidir” sözünü unutmayın ve Austin Kleon’un “Steal Like An Artist” kitabını okuyun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FOTOĞRAF   BİZE NEDEN İYİ GELİR?

Mehmet Ömür

Fotoğraf ve sanat bazıları için pek ilgi çekici değildir. Ayrıca gereksizdir de. “Sanat, “Etrafında dönülüyorsa heykel, duvara asılıysa resimdir!(fotoğrafda bu kategoride)” diye tanımlarlar.

Fotoğraf bir sanat dalıdır. 8. sanat dalı olarak sinemadan sonra gelir.

Sanatın 30.000 yıldır uygarlıkların ayrılmaz bir parçası olması da bir tesadüf değildir.

Bir sanat eserine baktığımızda içimizde bir şeylerin harekete geçtiğini hissederiz. Kendimizi sanki daha iyi hissederiz.

Bilimsel araştırmalar bir sanat eserine baktığımızda neler olduğunu artık ortaya çıkartmaya başladı. Nörobilimcilerin 2012 de yaptığı bir araştırmada önemli bir sanat eserine baktığımızda beynimizde dopamin salgılandığını ortaya koydular. Nedir dopamin? Evet, bildiniz! Aşk hormonu. Aşık olduğumuzda da bu hormonun salgılanması artıyor.

Yunan filozof Aristo Milattan 300 yıl önce sanatın sosyal bir olay olduğunu anlamıştı. Arınma olarak da bilinen  katarsis ile Aristo  trajedinin seyirci üzerindeki etkisini anlatır.  Literatürde, ruhun hem özgürlüğüne hem de tarafsızlığına kavuşturulmasını simgeleyen bir retorik olan katarsis, özünde ruhani başkalaşmayı, hatta  boyut değiştirmeyi de anlatmaktadır. Aristo’dan Freud’e çok şeyler değişmiş ve  sanat Freud tarafından da bir çıkış yolu olarak görülmüştür.

Sanatı veya fotoğrafı kendimiz yapalım veya sadece ilgilenelim başkalarıyla iletişim kurmamıza ve kendimizi daha iyi tanımamıza katkıda bulunur. Bir sergide eserleri beğenelim veya beğenmeyelim oradakilerle eserler hakkında fikir alış verişinde bulunmak bize duygu yükler. Estetik kelimesinde yunanca aisthesis kökü vardır. Bu kelime hissetmek ve duygu demektir. Bir yemek sırasında şarap severler masadaki şarabı değerlendirirken, şarap kültüründen konuşurken de benzer duygular yaşarlar. Hissettiklerimizi başkalarıyla karşılaştırmak kendi kişisel dünyamızı anlamamıza da katkıda bulunur. Bu yolla muhakeme becerilerimizi  geliştiririz. Sanat benzer duygu ve düşünceleri taşıyan ruh ikizlerimizi bulmamıza da yardım eder. Bir fotoğrafa bakarken veya bir film seyrederken farkına varmadan gülümseriz, empati yaparız, tiyatro sahnesinde boğulma rolü yapan oyuncuyla nefesimiz kesilir ve güzel müzikle farkına varmadan ayaklarımız ritm tutmaya başlar. Burada “ayna sinir” uçlarımız devreye girmiştir.

En çok da abstre sanat nöronlarımızı kurcalar. Fotoğrafta da abstre söz konusudur. Onu da başka bir yazıya ayırdık. Abstre sanat beynimizi gerçekliğin boyunduruğundan kurtarıp bizi yeni ve bilmediğimiz duyguların kucağına atar. Normalde zor ulaşacağımız heyecanları bize yaşatabilir. Sanatla ilgilenmesi sağlanan çocukların beyinlerinden alınan fonksiyonel MRI bulguları bir çok olayın geliştiğini göstermiştir. Dikkat, hafıza güçlenmesi, geometrik algılama, okuma, anlam bilim, tolerans ve açık görüşlülük, kompleks bir yapı.

Her ne kadar fotoğraf makinesinin fiziksel beceriyi azalttığı görülüyor gibi olsa da sanatsal ifadenin azalmasına  dokunmaz. İşte bu nedenle “Fotoğraf hayat gibidir” dedik

Yine bu yüzden “Hiç bir zaman geç değildir” diyerek fotoğraf öğrenmeye, fotoğrafça düşünmeye başlamayı öneriyoruz.

SENİ DAHA İYİ ANLAMAM İÇİN DAHA ÇOK FOTOĞRAF ÇEKMELİSİN!

Fotoğrafta pratiğin yeri

Mehmet Ömür

Fotoğrafların senin kendini ifade şeklindir. Sen ne kadar çok pratik yaparsan seni o kadar daha iyi anlarım.

“İlk on bin fotoğrafınız en kötü fotoğraflarınızdır”
Henri Cartier-Bresson

Henri Cartier Bresson sokak fotoğrafçılığı duayenidir. Karar anı kavramını fotoğrafa sokan kişidir. Fotoğrafçılık yolunda ilerlerken kendisiyle tanışmakta yarar vardır. Bulabilirseniz  YGS yayınlarından çıkan “Yüzyılın Gözü Henri Cartier Bresson” adlı kitabı okuyun.

Fotoğraf çekerken neyi anlatmaya çalışıyorsun? Bunu hiç düşündün mü bilemiyorum. Ben küçük bir araştırma yaptım ve insanların onlarca nedenden fotoğraf çektiklerini anladım.

Çoğu “Galata köprüsünün üzerine ben!” kimisi de “Arkamda yeni camii ve Galata köprüsü üzerinde ben!” i çekiyor. Bazen güzel bir manzara çekilir bazen de bir insan. Bazen de bir damatla gelin. Şöyle bir fotoğraf düşünün “öğle güneşinde gelin ortalıkda  ayakta durmuş ayakları kadrajın içinde değil ve yüzünün yarısı şapka gölgesi nedeniyle iyi seçilemiyor.” Bir de aynı gelini tarihi bir mekanın önünde merdivenlere oturmuş akşam üzeri gün batımının sıcak ışığı yüzüne düşmüş gözleri kapalı romantik pozda” düşünün. Bu iki gelin fotoğrafı arasında çok büyük fark olduğunu kabul ederiz. Birincie fotoğraf “eee evlendik işte” fotoğrafıdır. Diğeri aşk ve gelecekten bahseder.

Fotoğrafları çekerken ortamı biraz daha konuşkan hale getirbilir söylemek istediğinizi daha net söyleyebilirsiniz.

Geniş açı bir lens kullanarak arkadaşınızı maçın skorunu gösteren pano önünde sinir içindeki ifadesini fotoğraflayabilirsiniz. Bilinçle hareket etmekte yarar var.

Gezdiğiniz yerlerden değişik fotoğrafları facebook veya instagramda paylaşarak etkilerini inceleyin ve oradan gelen geri bildirimleri ciddiye alın. İnsanlara oralara gitme arzusu uyandırabiliyor musunuz yoksa fotoğrafınız etkili değil mi?Fotoğraf çekmeden önce bir dakikanızı ayırıp planlama yapın, “Ben profesyonel değilim onlar da o kadar önemli değil” demeyin. Fotoğraftaki küçücük bir ayrıntının fotoğrafı nerelere taşıdığını fotoğrafla ilgilenmeye devam ederseniz daha iyi anlayacaksınız.

Hareketli bir olay fotoğrafı örneğin hızla ilerleyen bisikletteki kızın fotoğrafını hızlı göstermek mi istiyorsunuz yoksa duruyor gibi mi göstermek istiyorsunuz? Bu farklı iki durumu yaratabilmek için fotoğraf makinenizin ayarlarını bilmeniz gerekecektir.Yeter ki siz ne söylemek istediğinizi belirleyin.

Sonra da deneyip yanılın.

Diyafram önceliğini ilk kez kullandığınızda, makineniz DSLR ise deklanşör hızının çok yavaş olduğunu ve her şeyin çok bulanık olduğunu ve tüm çekimlerin kötü olduğunu fark edebilirsiniz. Cep telefonlarında herşey otomatik olduğu için bu sorunu yaşamazsınız ama bu kez telefonunuzun kamerası sizi yönetmeye başlar. O nereye odaklanmak ister hangi enstantaneyi kullanmak isterse onu kullanır. O zamanda cep telefonunuzun kamerasını biraz tanımalı, ona hakim olup söz geçirmelisiniz. Bunun içinde belki biraz kendinizi eğitmeli egzersiz yapmalısınız. Bol bol deneyin, bir dahaki sefere daha uygun şekilde ayarlamaya ve çekmeye çalışın. Edison ampulü yakmadan önce  önce yüzlerce deneme yaptı.

Sonuç olarak daha iyi fotoğraf çekmek istiyorsanız daha çok fotoğraf çekin. fotoğraf kitaplarına bakın, fotoğraf sergilerini gezin, kurslara gidin, fotoğraf derneklerine üye olun. fotoğraf gezilerine gidin.

Fotoğraf sizin kendinizi ifade etme biçiminizdir. Ne kadar çok fotoğrafla uğraşırsanız ben de sizi fotoğraflarınızda o kadar iyi anlarım