Baselitz’in “Retrospektif” Sergisi

20 Ekim 2021 – 7 Mart 2022, Pompidou Çağdaş Sanat Merkezi,  Rue Beaubourg, 75004 Paris

Mevsimin ilk baharı müjdelemesi gibi, hatta mevsim değişikliğini vurgular gibi 2022 yılının mart başında bir çok müzede eski sergiler kalkmakta yerlerine yeni sergiler yerleşmektedir. Pompidou Çağdaş Sanat Merkezi Baselitz sergisini uğurlarken, Charles Ray heykel sergisine hoşgeldin demektedir. Biz burada, 3 defa gittiğimiz ama yazmaya fırsat bulamadığımız Baselitz sergisinden bahsedeceğiz. Ardından da Charles Ray’in değişik dünyası ve heykellerini anlatırız.

1938’de Almanya’da doğan Baselitz sanat eğitimine Doğu Almanya’da başlamış sonra batı Almanya’ya geçmiştir. 1963’te ilk sergisi büyük skandallara yol açmıştır. Bütün sanatsal doğmaları reddedip mitler ve efsanelerle dolu karanlık bir ikonografik resim tarzı geliştirmiştir. Ardından daha sıradan konulara girip figüratif araştırmalara yönelmiştir. 1969’da baş aşağı resimler çizmeye başlamış ve bu kendine has tekniği ile ilgi çekmeyi başarmıştır. Bazı resimlerinde de imgeyi parça parça göstermeyi yeğlemiştir. Nazilerin ve Sovyetlerin baskıcı rejimleri altında yaşamış olan Baselitz’in bu tarz bir bakış açısına ulaşması pek de şaşırtıcı bir şey değil. Çizdiği şekillerdeki figürasyonla abstraksiyon arasındaki resim dili sürekli gelişmiştir. Değişik alanlarda  eserler vermiştir. Gravür, desen, baskı, resim ve heykel alanlarında çok sayıda eser vermiştir. Kendisi İtalyan maniyerizmi, ekspresyonizm, brüt sanat ve Afrika heykel sanatı arasında gidip gelmektedir. Pompidou merkezinde 60 yıllık sanat hayatından geniş bir retrospektif sergi kısa bir süre sonra bitecek. O kendisi ile yapılan söyleşide şu sözlere yer verir; “Ben harap olmuş bir düzen, harap olmuş bir manzara, harap olmuş bir halk ve harap olmuş bir toplum içinde dünyaya geldim. Yeni bir düzen kurmak istemedim. Buna karşın her şeyi sorguladım ve sıfırdan başlamak istedim. Ben de  İtalyan maniyeristlerin duyarlılığı, kültürü ve felsefesi yok. Ama ben de her şeyi deforme ederek bir tarz maniyerist oldum sayılır. Ben kabayım, naifim ve gotikim” demiştir. İsterseniz Pompidou çağdaş sanat merkezinde sergilenen bazı eserlerine göz atalım.

Yok olan kahramanlar:Baselitz Berlin de yeni bir Alman resmi yaratmaya çalışmıştır. 1965-66 yıllarında bu yeni tarza isin vermiş ve “Yeni Tip” demiştir. Provokatördür. Bugün bu tekniğe daha çok “Kahramalar” deniliyor. Ressamlar, şairler ve partizanlar yaralı olarak savaştan dönenler ise  “İyi arkadaşlar” da altında karşımıza çıkmaktadır. Bunlar çok büyük boyutlarda tablolardır. Bu resimler bize Almanya’nın trajedisini gösterir. Resimdeki iki kişi yaralı olmalarına rağmen birbirlerinin elini tutmaktan bile acizdirler. Harabe bir dekor içinde yerlerde sürünen bir kırmızı bayrağın üzerinde ayakta durmaktadırlar.

Görüntüyü ters çevirmek: 1969’da Baselitz fotoğraflardan yola çıkarak tamamen tersine dönmüş resimler çizmeye başlamıştır. Bu eserlerin adını “Kol ve Gövde arasındaki üçgen” olarak koymuştur. Bunlar ilk otoportrelerdir. Baselitz koluyla vücudu arasında oluşturduğu üçgene bir kuş kanadı yerleştirir. Baselitz daha sonraki eserlerinde tekniğini ve yaklaşımlarını değiştirse de baş aşağı duran imge anlayışını değiştirmemiştir. Bunlara yeni imgeler demiştir.

Ekstraksiyonun ötesinde: 1977’de baz bir seri Afrika tarzı primitif heykeller yapmıştır. Tahtadan yonttuğu heykelleriyle 1980 de Venedik Bienaline katılmıştır. Bu heykellerle sanatçı şiirsel bakış açısıyla insani durumları göstermek istemiştir. “Olmo’lu kızlar” İtalya’daki bir meydanda bisiklete binen kızlardan ilhamlanmıştır. Renk canlılığı Alman ekspresyonizminden gelir özellikle Emil Nolde’un renk paletine yakın durmaktadır.

Hatıralar meydanı: Baselitz 1989’da Berlin düştüğünde gençliğini hatırlar. 1945’teki Dresden bombalanması sonrasındaki yeniden yapılanma aklına gelir. O zamanlar yedi yaşındadır. Hafızasında şehrin her noktasını temizleyen kadınlar ve  yeniden yapılanma hareketinde sürekli çalışan kadınlar vardır. Bir yıl boyunca bu hatıralarından yaptığı resimlere “Harabe kadınları” adını vermiştir. Bu konuyla ilgili bir seri sarı boyalı baş heykelleri de yatmıştır. Bunların adını da “Dresden kadınları” koymuştur.

Remix: 2005’ten itibaren Baselitz eski tablolarını yeniden gözden geçirmiştir. Müzikteki tabiriyle Remikslemiştir. Kompozisyonlardaki ritmi değiştirmiş daha akışkan bir resim tarzını benimsemiştir. Bu resimleri hızlı hareketlerle yeniden yaratmıştır. Modern ressam adlı eserinde 1966 yılında yaptığı üniformalı askeri resminde askerin elleri yerdeki dikenli tellerdedir. Yeni remiks resimde ise askeri aynı pozisyonda tutmuş ama  beyaz bir fon üzerinde etrafından kanlar fışkırıyor şekilde boyamıştır.

Baselitz sonra George şöyle diyor; “Benimle ben arasında ikimiz varızdır ve ben bunun üzerine resim yaparım. İşte hepsi bu kadar.

Ama zaman zaman da Otto Dix gibi çok hayranlık duyduğum birisi de gelir bize eşlik eder.

Son eserleri: Karısı Elke ile yine ters duran ikili portre yapmıştır. Çıplak sandalyede oturmaktadırlar. Başka bir  tabloda Otto Dix’in anne babasının portrelerinden esinlenmiştir. Bu tablalarda çok büyük boyutlardadır.

     

“Graciela Iturbide, Heliotropo 37”
12 Şubat – 29 Mayıs 2022
Cartier Vakfı, 261, boulevard Raspail, 75014 Paris, Fransa

Meksika ve Güney Amerika fotoğrafçılığının efsane ismi Graciela Iturbide 79 yaşında Paris’te Cartier Vakfı binasında şu sıralar yaşamının en büyük retrospektif sergisini yapıyor. 29 Mayısa kadar gezilebilecek sergi 2 kata yayılmış durumda ve fotoğrafçının 50 yıllık fotoğrafçı geçmişini gözler önüne seriyor. Bu sergi, fotoğrafçının bugüne kadar olan kariyerinin en eksiksiz antolojisini temsil ediyor diyebiliriz.
Minyon yapıdaki bu kadın, narin, gülümseyen ama gerginliğini de saklamayan, sigarasına yapışmış, güzel sadeliği ve belli ki iyi yetiştirilmiş kibarlığı ile tanınıyor. Hayali edebiyat okumakmış ama babası okutmamış. Ailesi ve kardeşleri çok muhafazakarlarmış. Evlenerek bundan kurtulacağını düşünmüş. Ancak daha özgür bir yapıya sahip mimar eşinden boşanınca, yaşam boşanmış bir kadın fotoğrafçı olarak pek de kolay olmamış ama Graciela bunu pek umursamamış.

Ben Graciela Iturbide’in daha önce sınırlı bir sergisini 2011 yılında Arles Fotoğraf Buluşmalarında izlemiştim. Ardından Pompidou Çağdaş Sanat Merkezinde bir retrospektif sergisi olmuştu. Ama bu boyutta bir sergisi sanıyorum dünyada ilk. Sergi adını Frido Kahlo’nun da yaşadığı Mexico City’deki Coyoacan semtindeki stüdyosudan alıyor. Serginin adı “Graciela Iturbide, Heliotropo 37”.
Graciela Iturbide evlenip üç çocuk sahibi olduktan sonra 1970 de fotoğrafa başladı. Sinema okulunda beşinci sınıfta manuel Alvarez Bravo‘nun öğrencisi oldu. Bravo elinden tuttu. Henri_Cartier Bresson ile tanıştı. Üç çocuğundan kızı Claudia yıl trajik bir şekilde kaybetmesinin ardından mimar eşinden ayrılıp kendisini iyice fotoğrafa verdi. 5 yıl boyunca yüzlerce Angelicos fotoğrafı çekti. Angelicos Meksika inanışına göre daha suç işleme fırsatı bulamadan ölen çocuk anlamına gelir ve bu çocuklar doğrudan cennete giderler. Sırasıyla Meksika’nın “Woodstock” u olan rock festivalini çeker, Panama devrimci figürü Omar Torrijos’u takip ederek fotoğraflar. Ochimichu, Epinoza, San Augustin Etla, Cuetzalan şehirlerinden fotoğraflar gönderir. İlk sergisini Colette Alvarez ve Paulina Lavista adlı kadın fotoğrafçılarla 1975 de Meksika’da açar. Meksika’nın İspanyollar öncesi tarihi ile ilgilenir ve yerel kabilelerin fotoğraflanması işine girişir.
Sonora çöllerindeki “Seri” kabilesini fotoğraflar. Meksika fotoğraf konseyine seçilir. Önce Meksika’nın her yerini ve ardından tüm dünyayı fotoğraflar. Benzersiz bir fotoğraf anlayışıyla çok geniş yelpazede bir çalışma ortaya koyar.
En önemli işleri sayılan Juchitan halkının fotoğraflanması için davet alır. Yavaş yavaş belgesel fotoğrafçılığa kayar. Kadın fotoğrafçı olmanın avantajını kullanarak kadınları en doğal hallerinde yakalar. 1990 da Oaxaca daki keçi kurban törenlerini belgeler ve bundan sonra fotoğraflarından insan figürü eksilmeye başlar. Sembolik ve abstre fotoğrafa doğru yol almaya başlar. Aynı yıl “Sınır Tanımayan Doktorlar” tarafından Madagaskar’da Aids’li kadınları fotoğraflamak üzere davet edilir.

Hindistan ve Bangladeş’te travesti ve hadım edilmişlerin, fahişe ve güreşçilerin fotoğraflarını çeker.

Ardından bu bölgeye yaptığı 5 yolculuk sonunda “No hay nadie” adlı kitabı çıkar. Bu kitapta hiç insan figürü yoktur. 1997-2010 yılları arasındaki fotoğraflarından oluşmuştur.
1998 de Philadelphia Sanat Müzesi “Images of the Spirit” adlı kitapta geniş bir retrospektifine yer verir.
2006 da Frido Kahlo’nun banyosunun fotoğraflarını çeker. Bu banyo Frida’nın ölümünden sonraki 50 sene kapalı kalmıştır ve içinde Dieogo Rivera’nın saklamış olduğu Frida’nın özel eşyaları vardır.
İtalya’ya gider; Meksiko-Roma adlı kitabı çıkartır.
Graciela Iturbide’in onlarca kitabı, çok önemli ödülleri vardır. Bunlardan 2008 deki Hasselblade ödülü en kıymetlisidir.
2016 da mimar oğlundan Heliotropo sokağı 37 numarada kendisine bir studio inşaa etmesini ister. Bina tuğladan olup 3 katlıdır. Bütün işlerini sakladığı bu stüdyosunu Cartier Vakfındaki bu sergi için Meksikalı fotoğrafçı Pablo Lopez Luz fotoğraflamıştır. Sergide alt katta bu fotoğraflar izlenebilmektedir. Son işleri pembe tonlarındaki taş ocağındaki yontulmakta olan taşlardan oluşmaktadır.
Graciela “öğrenmek için bir bahane olarak fotoğraf çekmek”ten bahseder. Fotoğrafın kendisi için bir ritüel olduğunu anlatır. Metafizik bir bağla objeleri, ışığı, doğa ve hayvanları birbirine bağlamaya çalışır.
Geleneksel törenlerde, şenliklerde çektiği portreleri de bu sergide izleme olanağı bulunmaktadır.
Graciela, 1987 W. Eugene Smith Ödülü, 1990 Higashikawa Ödülü‘nü de kazanmış olup son kırk yılın en önemli ve etkili Latin Amerikalı fotoğrafçılarından biri olarak kabul ediliyor.
İnsan, doğa, kültür, gerçek ve psikoloji arasındaki ilişkileri çözümlemek için belgesel fotoğrafa yöneliyor. Yerlilerin ve Meksika’nın dini törenlerini konu alıyor. Çalışmaları, rüya, ritüel, din, seyahat ve topluluğun birbirine karıştığı şiirsel bir tabloda, imgeler, dönemler ve semboller arasında sürekli bir diyalog ile karakterize ediliyor. Sergi Cartier Foundation, 261, boulevard Raspail, Paris 14 adresinde 29 Mayıs 2022 ye kadar devam etmektedir.

   

       

Vakıf bu sergi için 304 sayfalık bir katalog bastırmıştır.


Daha önce  Pompidou Çağdaş Sanat Merkezi’ndeki Charles Ray ve Franz Bazelitz’in sergileri ile ilgili görüşlerimizi içeren yazılar yazmıştık. Pompidou Sanat Merkezi o kadar büyük ki sürekli sergi yanında iki kütüphanesi ve değişik salonlarda bir çok sergileri oluyor. Biz de hızımızı alamayıp diğerlerini de sizlerle paylaşmayı arzu ediyoruz.

Hassan Khan “Blind Ambition”
23 Feb – 25 Apr 2022 Le Centre Pompidou – Place Georges Pompidou, Paris

Pompidou Çağdaş Sanat Merkezi Mısırlı sanatçı Hassan Khan’ın kavramsal mültimedia uygulamalarından oluşan sergisini sunuyor. Bu sergi Fransa’da bir ilk ve bünyesinde sanatçının eski ve yeni işlerini toplamış. “Kör Hırs” sergisi Hassan Khan’ın önemli eserlerini bir araya getirmiş.

Eserlerin mekanda yerleştirilişleri de özel, sokaktan geçenlerin de sergiye kısmen  dahil olmasını sağlıyor. Bu cesur proje, Khan’ın sürekli sanat deneyimlerini anlamamıza katkıda bulunuyor.

Hassan Khan, 1990’lardan beri heykel, fotoğraf, video, ses, metin ve mekana özel yerleştirme gibi çeşitli medyalar aracığıyla kavramsal sanatını sunuyor. Gizli gizli dalga geçerek çağdaş dünyanın politik ve sosyal dengelerini sorguluyor, sorgulatıyor.

Hibrid eserleri ve kolajları zaman zaman grotesk zaman zaman rüyamsı duygular yaratıyor. Soyutluyor. Popüler sanatın rahatsız eden tarafından ilerliyor. Shaabi, caz ve hip-hop tarzı müzikleri karıştırarak avangard bir müzik yaratıyor. Serginin girişinde sürekli çalan müziğin kendini tekrarlamadan sergi boyunca yani haftalarca çalacağını okuyoruz. Hassan Khan’ın ince alegorileri, zamanımızın küreselleşmiş kaygısına keskin bir ayna tutuyor.

Gündelik hayattan ortaya çıkan her nesne, şiir ve hiciv arasında kısa ve keskin bir kurgu kuruyor.

1975 doğumlu Hassan Khan, Kahire ve Berlin arasında yaşıyor ve çalışıyor. Çalışmaları, Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofia, Madrid (2019), Kestnergesellschaft, Hannover (2019), Museum für moderne Kunst, Frankfurt (2015), SALT Beyoğlu, İstanbul gibi kurumlarda sergilere konu olmuştur. (2012), Queens Museum, New York (2011), da diğer sergilerini açan kurumlar. Uluslararası festivallerde konserler veriyor.

Kısa bir süre önce Twelve Clues (2016) adlı kısa öykü koleksiyonu, Antology of Published and UnPublished Writings of Hassan Khan (2019) ve Superstructure Ep (2019) albümleri olarak yayınladı. Hassan Khan, 57. Venedik Bienali’nde (2017) Gümüş Aslan kazandı.

Ray Charles’ı severiz, Charles Ray’i de severiz. İkisinin de yeri ayrıdır. Fransa bu yıl Amerikalı sıradışı heykeltraş Charles Ray’e sanat ortamında özel bir yer açtı ve aynı anda Paris’in iki en önemli Çağdaş sanat merkezinde yer verdi. Biri Pompidou Merkezi. Diğeri ise özel bir Sanat merkezi ve yeni açılıp çok ses getirdi. Bourse de Commerce Pinault Kolleksiyonu, Çağdaş Sanat Müzesi olarak anılıyor. Bu iki müzede heykeltraşın eserleri 6 Haziran ve 20 Hazirana kadar izlenebilecek. 

1953’te Chicago’da doğan halen Los Angeles‘ta yaşayan bu sanatçı kuşağını etkileyen sayılı sanatçılardan biridir. Üniversitede sanat tarihi okudu. Estetiği Kanadalı hocası heykeltıraş Roland Brener’den öğrendi ve Konstrüktif akımı tanıdı. Önceleri kendini soyut sanata ve minimalist enstalasyonlara adadı. 1971 yılında ilk sergisini açtı. Yaşamı boyunca sürekli “Heykel nedir?”  sorusunu kendisine sormuştur. Antik yunan heykellerinden bugünkü çağdaş heykellere kadar sürekli bu sorunun cevabını aramış ve kendince bir dizi cevaplar da vermiştir.

1990’ların başında, Charles Ray insan figürünü kendince geliştirdi.

ilk otoportresinde olduğu gibi, özellikle kendi vücudunu fotoğrafladı ve modellemelerle heykele çevirdi.

Yaşamı boyunca çok fazla üretmedi ama bir eser üzerinde yıllarca çalıştığını düşünürek sadece 100 kadar eser üretmiş olmasını anlayabiliriz. Paris’te şu sıralar ismini yukarıda saydığımız 2 müzede toplam 40 kadar eseri sergileniyor. Bu iki sergiyi gezmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Çünkü sanatçının ilk eserlerinden daha yeni eserlerine kadar bütün yelpaze mevcut.

Charles Ray kendisini bu dünyadan birisi gibi görmemektedir. Çok uzaktan geldiğini düşünmektedir. Ancak evrende insandan başka yaratık ve medeniyet olduğuna inanmamaktadır.

İnsanoğlunun bu evrende tek ve yalnız olduğunu savunur.

Bu düşüncelerini yaşadığı bir olay bağlamında şöyle dillendirir.

“Yıllar önce Michigan’da gölün kenarındaki bir plajda yürüyordum henüz erişkin değildim. Az miktarda LSD almıştım. Bu gölde su çok oğuktur, ışık çok güçlüdür. Göl ve kenarları arasında keskin bir çizgi vardır. Ben suyun kenarında yürüyordum batıda ufuk çizgisinin üstünde bir daire ve bir obje gördüm öğlen saat 14:00 gibiydi. Ortalık berrak ve ışıklıydı. Bu dairevî obje çok hızla yaklaşıyordu ama boyu hep aynı kalıyordu. İlk başta 25 kuruşluk bir bozuk para büyüklüğündeydi ama  yaklaştığında da aynı büyüklükteydi. Tam iki gözümün arasında doğru yaklaşıyordu ve birden durdu. Size yemin ederim içinde bazı gölgeler, siluetler vardı. Aniden durdu 90° döndü ve bir anda güneye doğru gitmeye başladı. Ses duvarını aştı ve yok oldu. Ben yoluma devam ettim. Daha sonra karşıma kocaman gözlü, parıltılı elbiseleri ve elinde lazer tabancası olan bir yaratık çıktı.  Bana doğru geldi ve birkaç santimetre ötemde durdu ve bana “Beni babana götür!” dedi. Ben de ona “Çok isterdim ama bu imkansız çünkü o burada değil Chicago’da “dedim “Buradan oraya yürüyerek gitmem de mümkün değil, çok uzak” dedim. Bunun üzerine tabancasının bana doğrulttu ve o sırada bütün vücudum o güne kadar hiç hissetmediğim kadar ısındı. Hiç ağrılı değildi ve insana iyi gelen bir sıcaklıktı. Havaya doğru biraz yükseldim güneyden gelen rüzgâr beni kuzeye doğru yavaşça itti. Ama o sırada bu yaratık kaybolmuştu. Görüntümden çıktı ama hafızamdan çıkmadı. Nereden geliyordu bilmiyorum. Neden geldiğini de bilmiyordum. Ama bu çok çarpıcı bir görüntüydü. Daha sonra bütün lise yıllarımda UFO deninlen uzay araçlarını inceledim. Ve bu araştırmalarımdan sonra bu gördüklerimin tamamen aldığım ilaçlarla ve o günkü hava sıcaklığıyla ilgili olduğuna karar verdim. Bu nedenle bence dünya dışından gelen yaratıklar yoktur. Bizi ziyarete gelmezler. Size soruyorum “Zaman yolculuğu yaptıran makineler hani neredeler?”. Gelecekle ilişki kuramıyoruz. Belki de gelecek diye bir şey de yok. Sizinle eserlerim aracılığıyla paylaştıklarım gerçek fiziki bir zihinden çıkan işler. Bunu başka türlü izah etmek mümkün değil.

Ray, uluslararası sanat sahnesindeki en etkili figürlerden biri haline geldi. Eserleri tek benzeri olmayan, çarpıcı, yaratıcı ve sorgulatan eserler. Heykeltıraşın kariyerinde çeşitlilik ön planda.

Charles Ray şöyle ekliyor “İşimi Paris’te ilk kez sunuyorum ve ilk defa bu kadar çok eserim bir araya getirilecek.”

Eserlerinden bazıları şöyle; Fall’91 serisinde 2,5 metre büyüklüğünde elbiseler giymiş insan figürleri, kadınlar. Değişik boylarda kendi heykelleri de var. Bir tanesini şişeye koymuş. Kendi maketlerinin fotoğrafları da sergide görülebiliyor. Değişik Masa Üstü enstalasyonları var. Genelde çıplak heykelleri var. 4 lü bir ailenin  heykellerini çocuklar ve anne babanın hepsi aynı büyüklükte olacak şekilde tasarlamış. Baştan başa kendi tasarladığı ve kalıplara döktüğü tek renkli çarpılmış araba ve tank heykelleri de dikkat çekici. Yumurta serisinde yumarta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan? açmazını sorgulatıyor bizlere.  Hinoki adını verdiği ve Japon sanatına adadığı dev ağaç da çok özel bir eser. Los Angeles ile San Fracisco arasında arabasıyla giderken gördüğü tarlaya muhtemelen rüzgar etkisiyle devrilmiş devasa ağaca sahip olmak istiyor. Tarlanın sahiplerinden istiyor vermiyorlar. Satın almak istiyor satmıyorlar. Bir kaç gün sonra bir kaç adam ve kamyonla gidip parçalayıp atölyesinde taşıyor. Yıllarca çeşitli işlemlerden, ağacı parçalamalardan ve kalıp almalardan geçirdikten sonra Japonyaya götürüyor orada gerçek bir tahta sanatçısı ile ortak çalışarak son halini veriyor. Bu tarz çalışan Charles Ray’e hayranlık duymamak olası değil. Yes ve No serisi olarak adlandırdığı birbirlerine gönderme yapan self portreleri de bana ilginç geldi.

İki Serginin ortak katalogu yayınlandı. Müzelerin butiklerinde mevc

ut.

 

 

 

 

Tekrarlamaktan çekinmiyorum, çünkü hatırlamakta yarar var . Bir hafta sonunu geçirmeye Paris’e gelen bir “Fotoğrafsever” tarafından hangi müzeler gezilmeli sorusu hep gündeme gelir. Kasım ayının ikinci hafta sonu yapılan Paris-Photo gibi sadece fotoğraf soluduğumuz çok özel bir etkinlik yoksa, Paris’te fotoğraf adına Jeu de Paume, MEP (Maison Europeenne de la Photographie) ve Henri-CartierBresson Vakıf müzesi olarak üç müze başı çeker.

Size, bu yazımda Jeu de Paume’daki şu andaki sergiyi tanıtmak istiyorum. Bu sergi New York’taki Modern Sanatlar Müzesinin fotoğraf koleksiyonunun çekirdeğini oluşturan Thomas Walter adlı koleksiyonerin fotoğraflarının satın alınmasıyla oluşturulmuş bir seri. 2001 ve 2017’de New York’taki Modern Sanat Müzesi (MoMA), koleksiyoncu Thomas Walther’den 350’den fazla fotoğraf satın almıştı. 230 görüntünün bir araya getirilmesi ile oluşturulan bu sergi,ilk kez New York dışında sanatseverlere sunuluyor.

 

 

 

 

 

 

20. yüzyılın ilk yarısından ve ikonik eserlerden oluşan bu seri, Avrupa ve Amerika fotoğraf avangardının tarihini yazmamızı sağlıyor.  Berenice Abbott’tan Karl Blossfeldt’e, ClaudeCahun’dan El Lissitzky’ye, Edward Weston’dan AndréKertész’e yüzlerce fotoğrafçının eserlerinden oluşan koleksiyon, başyapıtlar ve daha az bilinen görüntülerle fotoğrafta modernizmin ne anlama geldiğini göstermekle kalmıyor aynı zamanda neredeyse bu akımların tarihini yazıyor. Fotoğrafın artık teknik olarak yerine oturduğu görüntü kalitesinin mükemmelleştiği, fotoğraf makinelerinin iyice küçülüp taşınabilir ve her yere götürülebilir hale geldiği bir döneme ait fotoğraflar bunlar. Çeşitli açıların, solarizasyon, kolaj gibi çeşitli fotoğraf tekniklerinin uygulandığı bir döneme ait fotoğraflar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu oldukça kapsamlı sergide, mimari ve kentsel görünümler, portreler ve nü’ler, fotojurnalizm örnekleri ve deneyselçalışmalar gibi çeşitli fotoğraf türlerini de izleme olanağı buluyoruz. Yine bu sergide, Bauhaus’tan sürrealist Paris’e, iki savaş arası dönemin Moskova ile New York’un sanatsal bağlantılarını da izliyoruz.  Bu sergiyi gezmek, bizim fotoğrafçı ve teorisyen Lazlo Moholy-Nagy’nin sözlerini daha iyi anlamamızı sağlıyor. “Geleceğin cahilleri okuma yazma bilmeyenler değil, fotoğraf çekemeyenler olacaktır”. Sırası gelmişken Walter Benjamin’e de bir selam çakalım ve onun daha güzel bir söylemini buraya taşıyalım. “Geleceğin cahilleri, alfabeyi sökemeyenler değil fotoğraf çekemeyenler olacak deniyor ama kendi fotoğraflarını okuyamayan fotoğrafçıyı da cahil saymak gerekmez mi?”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sergide 19 ülkeden 127 fotoğrafçının 230 fotoğrafı var. Altı bölümde düzenlenmiş sergiyi gezerken değişik duygular yaşıyoruz. Çok iyi tanıdığımız bazı isimlerin önünde tabii ki daha uzun duruyor ve inceliyoruz. İyi bildiğimiz sergilerin arasında, ülkemize de gelmiş olan Kertesz‘e de özel bir bölüm ayrılmış. Bu altı bölümün, ilk bölüm başlığı “İşte Yeni Fotoğraf”.

Bu bölümde, birinci dünya savaşı sonrası hassaslaşmış film ve kağıt yüzeyleri ile hareketli cisimlerin, insanların ve araçların görüntülerinin yakalanması başarılmıştı. Söz konusu edilen bu dönem; aşağıdan ve yukarıdan açı denemeleri, klasik perspektif kurallarından kopuşu da beraberinde getiriyor ve özgün bir görsel dilin oluşmasına katkıda bulunuyor. FotoMuhabirlik mesleğinin gelişmesi, basına ve fotoğrafçılara yeni ufuklar açıyor. Bu dönemde, dans, spor etkinlikleri, havacılık ve araba yarışları ve benzeri etkinlikler mondernizmiyansıtıyor. Yine bu dönemin totaliter rejimleri, sinema ve fotoğrafta atletik ve sağlıklı sporcu vücutlarını resmederek “yeni insanı” tanımlamaya çalışıyor.

İkinci bölümde, fotoğrafın buluşundan 100 yıl sonrasına göndermeler var. Bu dönemde ise, fotoğrafçının hizmetindeki tüm imkanlar yaratıcılık ve sanat için kullanılmaya başlıyor. Sergide bu örneklerin en çoğu Laszlo Moholy-Nagy’denalınmış, çünkü 1920’li yıllarda bu düşünceler hem fotoğrafçı hem de teorisyen Nagy’nin kaleminden çıkmıştı. Bu sayede fotoğrafçılar başka görme biçimleri edinmeye başlamışlar,Avangard fotoğrafçılar ise her şeyi denemeye başlamışlar vefotoğraflarla oyunlar oynamışlardı. Fotoğraf makinesiz fotoğraflar elde etmişler, Fotogram denilen bu fotoğrafları,uzun pozlama denemeleri ve abstre fotoğraflar takip etmişti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Üçüncü bölüm “Sanatçı yaşamı” başlığını taşıyor. İki savaş arası fotoğrafın keşfedildiği Paris uluslararası sanatçı ve fotoğrafçıların gruplar halinde neredeyse komün hayatı yaşadıkları bir döneme ait. Thomas Whalter, bu bölümdeki eserlerin çoğunu Bauhaus ürünlerinden seçmiş, AndréKertesz’in eserleri de bu bölümde yer almış. Portreler, ellerinde sanki gözlerinin veya ellerinin uzantısı gibi duran fotoğraf makineleri ile sanatçı fotoğrafları, Jeu de Paumeduvarlarını süslüyor.

 

Dördüncü bölüm “Sihirli Realizm”e gönderme yapıyor. Realizmden uzaklaşmanın söz konusu olduğu 1920’lerin ortası, Avrupa’da sürrealizm ve yeni objektiflik akımlarının gözde olduğu yılları kapsıyor. İnsan vücudunun dekonstüksiyona uğratıldığı, optik oyunların gazete sayfalarını süslediği, insan vücuduna yakın çekimlerin yapıldığı, tüm organların ama en çok da göz fotoğraflarının çekildiği bir dönem, bu dönem. Bebek, robot, vitrin mankenlerinin de fotoğrafçıların ilgi alanı içinde olduğu da gözden kaçmıyor.

 

Beşinci bölüm adı ise “Büyük Şehir Senfonisi”. 1928’de Rus fotoğrafçı Alexandre Rodtchenko bir manifesto yayınlayarak,fotoğrafın şehrin ritmiyle paralel hareket etmesi gerektiğini öne sürer ve bu sayede fotoğrafçılar önemli bir deney alanı bulmuşlardır. Şehir görüntüleri her yana yayılır, şehir adetamodernizmin bir metaforu haline gelir. Şehirler farklı nokta ve açılardan fotoğraflanır, fotomontajlar yapılarak kaotik şehir görselleri yaratılır, şehrin gürültüsü yansıtılmaya çalışılır.

 

Son bölümde ise “Yüksek Sadakat” (high fidelity) başlığı ile fotoğraflarda netlik ve detayların çokluğuna gönderme yapılır. Bu yaklaşımı fotoğraf tarihinde doğrudan veya saf fotoğrafçılık, yani “Straight Photography” olarak tanıyoruz. Teknik hakimiyetin temel alındığı, mükemmeliyetin arandığı bir fotoğraf dönemi. Büyük format makineler, üç ayak üzerinde durur ve maksimum detaya sahip mükemmel negatifler sağlanır. Duygusallığa yer verilmez, rötuş akla bile getirilmez. Başlıca örnekler, yazar fotoğrafçı ve StraightPhotography’nin babası Alfred Stieglitz’den gelir. Bu akım Amerika’ya özgü bir akım olsa da Avrupa’da da yankısını bulur. Alman Karl Bossfeldt bu akımın Avrupa’daki temsilcilerindendir.

 

Fotoğrafın içinden geçtiği bir dönemin görüntülerini hafızamıza, duygularını gönlümüze yükleyerek bu sergiden ayrılıyoruz. İçimiz ısınmış olarak fotoğrafa bir kez daha selam ediyoruz.

 

 

 

“KULAĞIMIZIN  KAPAĞI YOKTUR.”

Prof. Dr. Mehmet Ömür

Kulağımızın göz kapağı yoktur. Olmamalıdır da… Çünkü kulağımız, gözümüz gibi dinlenmez. Görevi 24 saat sürer. Kulağımız, tıpkı kalbimiz gibi, hayatımız boyunca, gece-gündüz çalışır. Gücü yettiğince ve biz gürültüyle onu sağır etmediğimiz sürece bize bekçilik yapar. Görevi bizi tehlikelerden korumaktır. Gözümüzün görmediği zamanlarda karanlıkta sesler bizi yönlendirir. Uyuduğumuz zaman, kulağımız seçici çalışmaya başlar, bizi rahatsız etmemek için gereksiz yere uyandırmaz. Evde uyurken köpeğimiz dolaşırsa uyanmayız da, kapının ufacık bir tıkırtısıyla acaba hırsız mı diye hemen yatağımızdan fırlarız.

Günümüzde insanların en çok şikayetçi oldukları konular arasında şehirde güvenlik, çevre kirliliği, gürültü ve trafik gelmektedir. Burada inceleyeceğimiz konu çevre gürültüsüdür. Çevre gürültüsünün temel kaynağı trafiktir. Trafik deyince kornalar, araba alarmları, arabalarda dinlenen yüksek volümlü müzik, motorsikletler, ambulans sirenleri, trenler, uçaklar da işin içinde demektir. Trafiğin yanı sıra komşu gürültüsü, köpek havlaması, diskolarda, barlarda yüksek volümlü müzik, vd. de gürültü kaynağıdır.

Gürültü nasıl oluşur?

Gürültü değişik kökenli, değişik şiddet ve değişik tınıdaki seslerin anarşik bir şekilde bir araya gelmesiyle oluşur.

Gürültü çok eskiye dayanır…

Gürültü kirliliği, esas anlamıyla endüstri devrimiyle başlamıştır. 18. yüzyılda buharlı makinelerin çalışması ve çelik üretiminin aşamaları başlıca gürültü kaynağıydı. Gürültünün zararları daha yeni yeni ortaya çıkmaktadır.

Seneka ve Horacius’a göre, 20 asır önce Antik Roma’da pencerelerin camları yoktu. Evler birbirine çok yakındı. 2. yüzyılda insanlar sokaklarda itiş-kakış halindeydi. Roma’da 1,5 milyon kişi yaşıyordu. Gürültü kaynağı olarak hayvanlar, satıcılar, taşıyıcılar, zanaatkarlar, altyapının ve yolların yapımı ve onarımı, çöplerin atılması, yüksek sesle yapılan kavgalar vardı. Ancak bunlar o günlerde doğal karşılanıyordu. Gürültü kavramı henüz gelişmemişti. Arabalar, yollar tıkanmasın diye, geceleri haraket halindeydi. Astrolojik hareketlere göre bazı geceler insanlar tencere ve tavaları birbirlerine vuruyorlardı.

Paris’te 13. yüzyılda yüz bin kişi yaşıyordu. Sokaklar arnavut kaldırımıydı, ayaklarda sabolar vardı ve araba tekerlekleri tahtadandı. Cenaze törenleri dahil her türlü haber kralın adamları tarafından bağrılarak veriliyordu. Sokak arabaları, satıcılar, hayvan sesleri, sarhoş naraları, insanların kavgaları şehri gürültüye boğuyordu. Londra ve Berlin de aynı durumdaydı. 1930’da Paris emniyet müdürü klakson çalmayı yasaklamıştı.

Kulağı tanıyalım…

“Kimsenin bulunmadığı bir ormanda yere düşen bir yaprak kaç desibel ses çıkarır” diye sorulan tuzak sorunun cevabı “ses çıkmaz” olmalıdır. Çünkü kulağın olmadığı yerde ses yoktur. Sadece dalga boyu ve frekansı vardır. Kısaca, sesin var olması için duyan bir kulağa ihtiyaç vardır.

Gürültünün insan üzerindeki etkisini anlamak için kulağın yapısı hakkında biraz bilgi sahibi olmak gereklidir.

Kulak kepçesi anten gibi çalışır; ses dalgalarını dış kulak yoluna doğru yönlendirir ve yoğunlaştırır. Kanala giren ses dalgası, zara gelene kadar 3-4 cm yol kat eder. Ses dalgasının zara değmesi ile birlikte zar titreşime girer. Zarın arkasında kemikçikler vardır. Bunlardan birincisi çekiçtir ve zara yapışıktır. Çekiçin başı örsle eklem yapar. Örs de üzengi kemikçiğine uzanarak onunla eklem yapar. Oval pencere, üzengi kemiğinin tabanında iç kulak girişini kapatan ikinci bir zardır. Orta kulağın görevi, havadaki ses titreşimlerini katı maddede ilerleyen ses titreşimlerine çevirmektir. Oval penceredeki titreşimler bu kez salyangoz içindeki sıvıları ve diğer anatomik oluşumları titreşime sokar. Koklea diye de adlandırdığımız salyangozun uzunluğu 35 milimetredir.

Kemikçiklerin boyu 10 milimetredir. Ağırlıkları 50 miligramdır. Zar ve kemikçik sistemi daha geniş bir yüzey olan kulak zarından daha küçük yüzey olan oval pencere zarına sesi taşırken 21 defa amplifiye eder.

Salyangozun içi iki bölmeden oluşur. Bu ikiye bölünme, bir kanal aracılığı ile olur. Bu kanalın adı koklea kanalıdır. Koklea kanalının üst kısmında kalan bölmenin adı vestibüler bölme, alttakinin adı ise timpanik bölmedir. Koklea kanalının içinde ses titreşimlerini elektriksel enerjiye çeviren ve bunu hangi şifreleme sistemine göre yaptığı henüz çözülememiş olan Corti organı vardır. 19. yüzyılda yaşamış olan İtalyan fizyolojist Corti, bu organı ilk tanımlayan kişi olduğundan, organa onun ismi verilmiştir.

Corti organında 15 bin tüylü hücre bulunmaktadır. Bu hücreler 4 sıra halinde yerleşmiştir. 3 sıra dış tüylü hücre, bir sıra iç tüylü hücre vardır. Oval penceredeki hareketler yayılarak koklea kanalındaki zarın harekete geçmesine neden olur. Bu hareket tüylü hücreleri uyarır.

Koklea zarının adı baziler zardır. Salyangozun girişinde, kalın ama dar olup, tepeye doğru incelip genişler. Salyangozun girişindeki bölgeler tiz seslerle titreşime girerken, seslerin frekansları düştükçe daha ilerdeki bölgeler titreşime girerler.

Baziler zarın titreşimleri ses dalgasının spektral analizini yapar. Dış tüylü hücreler daha önce uyarılırlar ve seçici amplifikatör gibi çalışırlar. Koklea yan yana dizilmiş filtreler gibi davranır. Her filtre bir frekansı alır ve ileriye doğru yan bölge bir alt frekansı algılar. Sıvı ortamdaki hareketler tüylü hücreleri uyarırlar. Uyarılmış tüylü hücreler titreşimleri elektrik akımına çevirirler. Bu elektrik akımı artı ve eksi olarak 30 bin liften oluşan işitme siniri ile beyne taşınır. Beyin korteksine belirli bir şifreleme ile gelen bu elektrik akımı kortekste Brodmann 41 ve 42 no lu alanlarda (Heschl gyrus’u veya kıvrımının yanında) deşifre edilerek algılanır.

Kulak, sesleri büyük bir hassasiyetle tespit ve analiz eder. Kulağın hassasiyeti bütün ses frekansları için aynı değildir. Sesler tizleştikçe daha zor duyarız.

Hassas bölge 500 ile 3.500 Hz arasındadır. Desibel (dB) bu hassasiyeti en güzel göz önüne alan ölçü birimidir. Ancak logaritmaya bağlı bir ölçü olması biraz kafa karıştırır. 3 dB’lik bir artış, akustik enerjinin 2 misli arttığını gösterir. Bu 3 dB’lik artış, kulağın fark edebildiği en hafif ses artış düzeyidir. 0 dB, ses olmadığının göstergesi değil, sadece normal bir kişinin ses algılama düzeyidir. Bazı insanlar, özellikle müzisyenler, -5, hatta -10 dB sesleri duyarlar.

Ses kaynakları değişken olduğundan, kişinin zaman içindeki gürültüye maruz kalma düzeyi değişir. Bir anlık gürültüye maruz kalmanın geometrik olarak ölçümü, kişinin gerçek gürültü altındaki durumunu göstermez. Bir saat, bir gün, bir hafta gibi belirli bir zaman dilimindeki toplam gürültü dozunu ölçmek için daha uygun yöntemler kullanılır. Belirli bir T zamanında dB olarak bir ölçüm level equivalent (düzey eşdeğeri) denilen bir birim olarak belirlenir ve LEQ olarak ifade edilir. LEQ uluslararası bir birimdir ve gürültüye bağlı rahatsızlığı ifade eder. İzin verilen gürültü miktarları da, sektörlere göre, LEQ cinsinden ifade edilir. Örneğin Fransa’da otoyollarda saat 08:00 ve 22:00 arasında 60 dB LEQ’e izin verilirken, bu değer gece 22:00 ile 06:00 arasında 55 dB LEQ’e düşer.

Normal bir işitme, bütün insanların hatta anne karnındaki bebeklerin en önemli ihtiyaçlarından biridir. Anne karnındaki bebekler bazı seslere tepki verirler. Bebek telefon sesini, annesinin şarkı söylemesini algılar. Ama 80 dB’lik bir sesten rahatsız olur. Anne vücudu, karnındaki bebeği gürültüye karşı bir yere kadar korur. Yüksek volümlerde koruyamaz. Bebek huzursuz olur. Anne karnında seslere cevap vermeyen bebekte, işitme kaybından veya başka bir sorundan şüphelenilmelidir. Bebeğin sesle olan ilişkisi, kulağın gelişmesine etki eder. Bu nedenle annenin yüksek şiddetli seslerden uzak durması gerekir. Ancak bütün seslerden uzak durmak da, çocuğun kulak eğitimi açısından sakıncalıdır.

Ellimizden sonra fizyolojik bir durum, kulağın yaşlanması demek olan, presbiakuzi başlar. Herkesin başına gelir ve zaman içinde ilerler. Geriye dönüşü de söz konusu değildir. Bu durum, gözdeki yaşlanmaya bağlı olarak görme keskinliğinin azalması gibi değerlendirilmektedir. Ancak, bu duyma kusuru, bütün insanları aynı derecede etkilemez. Bazı insanlarda daha erken ve daha çok olurken, bazılarında geç ve hafif olur.

Fransa’da 65 yaş üstü 3 milyon kişide presbiakuzi vardır. Bazı faktörler presbiakuziyi hızlandırır. Bunların arasında kalıtım, daha önceleri geçirilmiş kulak hastalıkları, psikolojik hastalıklar, damar hastalıkları ve gürültü sayılabilir.

Presbiakuzide üst tonlarda işitme kaybı daha çok olur. Üst tonları az duyup, alt tonları normal duymak, kişinin iletişimini ve algılamasını bozar. Yaşlılıkta işitme sisteminin dışında sinir sistemi de bozulduğundan, sözlerin anlaşılabilirliği de bozulmaktadır. Yaşlı kişi duymadığından değil, anlayamadığından yakınır.

Normal bireyde işitme ile anlama aynı andadır. Az işitende ise işitme ile algılama arasında ayırt etme süreci vardır. İşte bu yüzden yaşlılar kendilerini zor durumda hissederler ve kızgın bir ruh hali içinde çevrelerini dışlamaya başlarlar. İçlerine kapanırlar. Önce tiyatro ve sinemayı bırakırlar, sadece aile içi toplantılara katılırlar, sonraları tamamen izole olurlar. Bazı yaşlılar, bu eksiklerini kabul etmezler ve cihaz takviyesini istemezler. Uzun süre cihaz kullanmadan bekleyenlerde ise sonradan cihaz uygulanmasında sorunlar yaşanır. Yaşlılar cihaza adapte olamazlar. Bu nedenle yaşlılarda presbiakuzinin başladığı fark edildiğinde hemen cihaz kullanmak çok yararlı olur.

İstatistiklere gör, Danimarka’da az duyanların % 60’ı Almanya’da, % 30’u, Fransa’da % 10’u cihaz kullanmaktadır. Türkiye’de ise bu oranın % 3 civarında olduğu düşünülmektedir. İnönü ve Reagan gibi birçok ünlü, cihazla bütün işlerini sağlıklı biçimde sürdürmüşlerdir. Dünyada her yıl 4 milyon işitme cihazı satılmaktadır.

Gürültünün etkileri:

Gürültünün sağlığa fiziksel etkileri, akut ya da kalıcı işitme kaybı olarak ortaya çıkar. Akut işitme kaybı durumunda antioksidan özelliğe sahip Edaravone ilk 24 saatte verilirse tedavi mümkündür.

Gürültünün fizyolojik etkileri kan basıncının artışı, dolaşım bozukluğu, solunumda hızlanma, kalp atışında hızlanma, ani refleks, kalp enfarktüsü, mide-bağırsak sistemi sorunları ve kadın hastalıklarıdır.

Psikolojik etkiler, davranış bozukluklukları, agresyon ve şiddetle kendini belli eden aşırı sinirlilik, stres, anksiyete, kızgınlık, üzüntü hali, depresyon, bulimiya, insomniya ve cinsel isteksizliktir.

Gürültünün performans etkileri iş veriminin düşmesi, konsantrasyon bozukluğu, hareketlerin yavaşlaması, okuma skorunun düşmesi, çocuklarda konuşmanın gecikmesidir.

Gürültüye bağlı işitme kayıpları

160 dB ses şiddetinin üzerindeki şiddet, kulak zarını yırtar. Kemikçikler yerlerinden ayrılabilirler. Gürültü bazen geçici bir işitme kaybına yol açabilir. 4.000 Hz’i 5 dB’de duyarken, 20 dB’e kadar açmak gereği hissedilebilir. Birkaç saat veya gün sessiz ortamda dinlenen kulak, eski işitmesine kavuşabilir. Bu duruma temporary shift (geçici kayma) diyoruz. Ancak iç kulak hücreleri harap olursa işitme kaybı kalıcıdır. Buna ise permanent shift (kalıcı kayma) denir.

80 dB üzeri ses şiddeti, dış tüylü hücrelerde akustik travma yapar. Çünkü bu hücreler seslere daha hassastırlar. Bu hücreler ölürlerse, iç hücreleri uyarmak için 40–50 dB daha fazla ses şiddeti uygulamak gerekir. Tüylü hücrelerin ölümü, geri döndürülemez işitme kayıplarına yol açar. TVnin elektronik devrelerinin yanması gibi bir durum ortaya çıkar. TV cihazında devreler değiştirilebilir, ama insanın iç kulağına yeni tüylü hücre yerleştirmek bugün için mümkün görünmemektedir. Hele bu hücreleri imal etmek hiç mümkün değildir.

Gürültünün şiddeti tek başına işitme kaybı nedeni değildir. Titreşimlerin frekans dağılımı, süresi, başlangıç şekli, gürültünün oluştuğu ortam, işitme kaybını etkileyen faktörlerdir. Örneğin aynı şiddet ve frekanstaki bir gürültü, tek noktadan çıkıyorsa başka, çok noktadan çıkıyorsa başka türlü etkiler. Çok noktadan çıkan gürültü, kulağı daha olumsuz etkiler ve işitmeyi daha çok bozar.

Süre-şiddet ilişkisi gürültünün tehlike boyutunu gösterir. Aynı şiddet ve frekansta tekrarlayan sesler devamlı sesten daha zararlıdır.

Gürültü seviyesi ile hissedilen rahatsızlık her insanda aynı değildir. Bazı insanların gürültüden rahatsızlık duymadıklarını, bilakis zevk aldıklarını biliyoruz. İnsanlarda gürültüden rahatsızlık duyma oranı % 25 olarak bulunmuştur. Örneğin sessiz bir bölgeden şehre taşınmış bir ailede gürültüden şikayet, yıllardır şehirde yaşayan bir aileye göre daha azdır, çünkü yeni taşınanlar bunun ödenmesi gereken bir bedel olduğunu düşünmektedirler.

Gürültüden rahatsızlık çok düşük seviyelerde bile duyulabilir. Gürültünün bazı özellikleri bu rahatsızlıkta rol oynamaktadır. Tekrarlayan gürültü veya gürültüyü kontrol etmedeki güçlük gibi. Gürültünün rahatsız edici diğer bir özelliği, başkasından geliyor olmasıdır. Kendi gürültümüzden o denli rahatsız olmayız. Gürültünün yaptığını somut bir ölçü birimiyle ölçmek ve derecelendirmek mümkün değildir. İnsanlar komşularının 50-60 dB’lik gürültülerinden rahatsız olurlarken, işyerlerinde 80 dB’lik gürültüye razı olmakta ve seslerini çıkartmamaktadırlar. Sosyoekonomik düzeyi iyi olan kesimin gürültüden daha fazla rahatsız olduğu ortaya konmuştur. Kişinin psikolojik yapısı da gürültüden rahatsız olma düzeyini belirlemektedir.

Stres

Kulağın taşıdığı işitsel uyarılar, kulak dışında tüm vücudu etkilemektedir. Havaalanı yakınlarındaki bölgelerde tansiyon ilacı kullanımının fazla olduğu saptanmıştır. Yine bu bölgelerde, psikiyatri konsültasyonlarının diğer bölgelerden daha fazla olduğu anlaşılmıştır. Sakinleştirici ilaçların ve uyku ilaçlarının bu bölgede yaşayanlarca daha fazla tüketildiği de ortaya konulmuştur. Sonuç olarak gürültüye maruz bölgelerde yaşayan insanlarda hastalıklı bir hal olduğu görülmüş ve bu kişilerin tedavi arayışında oldukları anlaşılmıştır. Gürültünün stres kaynağı olduğu çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir. Titreşimler kişiyi hasta edebilir. Sürekli titreşimler atardamarlarda ve toplardamarlarda beslenme bozukluğuna yol açmaktadır. Titreşimler kişilerin sinir sistemlerini bozarak nevroza kadar götürmektedir. Gürültünün depresyona yol açtığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Gürültü altında çalışanların kronik olarak yorgun oldukları da gösterilmiştir.

Gözle ilgili sorunlar

Gürültü gözde de rahatsızlıklara yol açmaktadır. 100 dB gibi yüksek bir gürültüye uzun süre maruz kalan kişilerin görme alanlarında 10 derece daralma olduğu saptanmıştır. Bunun yanı sıra görme derinlik duygusu azalmakta ve gece görüşü bozulmaktadır.

Kalp-damar sistemiyle ilgili sorunlar

İngiltere’de otobüs şoförleri ile arkada duran biletçiler arasındaki tansiyon sorunlarının çok farklı boyutlarda olduğu anlaşılmış. Sürekli gürültü ile ani ve tekrarlayıcı gürültülerin farklı etki ettiği gösterilmiş. Uçak gürültüsüne maruz kalanlarla, otoyolların kenarlarında oturanlarda tansiyonun daha yüksek olduğu bulunmuş. Tansiyon ile gürültü seviyesi arasında doğrusal bir ilişki olduğu bulunmuş. Tansiyonu yükselten çok faktör vardır. Uzun süre gürültülü bir ortamda çalışmanın kalp-damar sisteminde hasar yaratma riski % 60 olarak bulunmuş. Gürültüye bağlı işitme kaybı olanlarda kalp-damar sorunlarının da paralel olarak bulunduğu ortaya konulmuş. Tansiyonu normal olan kişiler laboratuvar ortamında gürültüye maruz bırakıldıklarında, değişik oranlarda geçici tansiyon yükselmeleri saptanmış.

Uyku ve gürültü

Uyku sorunlarının % 75’i gürültüye bağlanmaktadır. En çok da trafik gürültüsü sorumlu tutulmaktadır. Gürültü nedeniyle uyku uyumakta güçlük çekenler, ertesi gün yorgunluk hissetmekredirler. Bu durum süreklilik gösterirse, depresyona kadar giden sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Gürültüye alışmanın rahat uyku uyumaya veya kalp-damar hastalıklarından korunmaya fayda etmediği de gösterilmiştir. Gürültü 40 desibelin üzerine çıktığında uykuyu bozar. Bu konuda kişisel farklılıklar gözlenmektedir. Kadınlar erkeklere göre gürültüden daha çok rahatsızlık duymaktadırlar. Uzun süre gürültülü yerde yaşamanın gürültüye karşı alışkanlık oluşturduğu anlaşılmıştır. Askeri tatbikatların yapıldığı bölgelerde yaşayanların gece yapılan tatbikat sırasında uyuyabildikleri gösterilmiş.

Gürültü ile ilgili bazı istatistiki bilgiler:

Yapılan araştırmalarda İsviçre’de sadece trafik gürültüsü nedeniyle 500.000 kişinin sağlık sorunu yaşadığı ortaya çıkmış. Buna bağlı olarak yapılan masraf ise yarım milyar İsviçre Frankı olarak hesaplanmış.

Fransa’da 5 milyon kişide kulak sorunu olduğu saptanmış. Bu kişilerin 2 milyonu 55 yaşın altındaymış. Fransız işçilerin %7’si işyerlerinde tehlikeli boyutta gürültüye maruz kalıyormuş.

Sekiz Amerikalıdan birisi kulağından rahatsızmış.

Gürültüden en çok kağıt ve odun sektöründe çalışan işçiler gürültüden etkileniyormuş.

Erkekler kadınlardan 5 kat daha fazla gürültüye maruz kalmaktaymış.

Gürültü ile ilgili bazı araştırmaların sonuçları:

Fareler üzerinde yapılan araştırmalarda gürültüye maruz kaldıklarında farelerin kalp kaslarındaki hücrelerinde mitokondriyalarının harap olduğu gösterilmiştir. Mitokondriyaların kristaları erimiş, matrisleri sulanmıştır.

Uyku sırasında hissedilen uçak veya ağır vasıta gürültüsü subkortikal bölgedeki Amigdalia denilen anatomik bölgede algılanır ve hemen stres hormonu salgılanır. Bu hormonun regülasyonundaki bozulma kalpte iskemi yaratır. Bu da miyokard enfarktüsü riskini arttırır.

Extasy miyokard hücrelerinde myositolize yol açarak ani ölümlerden sorumlu tutulmaktadır. Extasy kullananlarda taşikardi, aritmi ve hipertansiyon yaygındır. Extasy genellikle yüksek volümlü ortamlarda kullanılır. Yüksek volüm de tek başına miyokardı etkiler. Hem extasy, hem de yüksek volüm birlikte olduğunda mitokondrialarda değişiklikler olduğu bilimsel olarak gösterilmiştir.

Hipofiz ve böbreküstü bez arasında (HPA hipotalamus-pituitary adrenal axis) bir eksen ve bağlantı vardır. Bu eksen üzerinden stres hormonları salgılanmaktadır (corticotropin releasing hormon ve ACTH adrenokortikotropin hormonu). Gürültü uyaranı korteks altında amygdalia denilen bir bölgeyi uyararak bu eksenin devreye girmesine ve stres hormonlarının salgılanmasına neden olmaktadır. Bu etki özellikle uykuda ve sabaha doğru saatlerde daha fazladır ve korteks tarafından kontrol edilememektedir. Eğer bu eksen uzun süre uyarılırsa bir çok yan etkiler ortaya çıkmaya başlamaktadır. Örneğin bağışıklık sistemi çöker (immünosüpresyon) eosinofili ile kendini belli eder. İnsüline resistans oluşur (diyabete eğilim). Kardiovasküler (kalp-damar sistemi) hastalıkları, hipertansiyon ve ateroskleroz ortaya çıkar. Kalsiyum metabolizması bozulur (osteoporoz). Bağırsak sorunları (stres ülseri) oluşur. Stres dismenoresi yapar.

Almanya’da Griefahn adlı araştırmacı gürültünün psikolojik etkilerinin incelemiş. İletişim sorunları, uyku sorunları, performans düşmesi, iç sıkıntısı ve davranış bozukluklarının gürültüyle ilişkili olduğunu bulmuştur. Almanların % 16’sı gündüz saatlerinde zararlı derecede gürültü düzeyine maruz kalmaktadırlar.

İsveç’te yapılan bir araştırma, gürültüye maruz kalan çocukların kulaklarının diğer çocuklardan 4 kat daha fazla çınladığını göstermektedir.

Finlandiya’da yapılan bir araştırma ise gürültüye karşı kişisel hassasiyet farkının kalıtsal bir özellik olduğunu göstermiştir.

Polonya’da yapılan bir çalışmada gürültüye maruz kalanların arteryal hipertansiyon, peptik ülser, lokomotor sistem hastalıklarına daha fazla yakalandıklarını göstermiştir. Aynı araştırma, kalpte kan akımının azalması,diyabet, tümoral oluşumlar ve sinir sistemi hastalıklarıyla gürültüye maruz kalma arasında ilişki olabileceğini göstermektedir. Başka bir çalışmada, bu ülkede kulak çınlamalarının bir numaralı nedeni olarak gürültü bulunmuştur.

Portekiz’den Bronco adlı bir araştırmacı Vibroakustik hastalık diye bir hastalık tanımlamıştır. Bu hastalığın özelliği, 10 seneden fazla süreyle 500 hertz ve 90 desibele maruz kalınca, sinsi bir şekilde, hücrelerin matrislerinde değişikliklerin olmasıdır. Bu ülkede yağ fabrikalarında çalışan ve gürültüye maruz kalanların tansiyonları normalden yüksek bulunmuştur.

Brezilya’da 6 sene otobüs şöförlüğü yapanların kulaklarında akustik travma bulunma riskinin, normal kişilere göre 20 kat daha fazla olduğu hesaplanmıştır.

Kore’de havaalanında çalışanlardan sigara içenlerde, hipertansiyonu olanlarda, ilaç kullanan ve kulak koruyucusu kullanmayanların kulaklarında işitme kaybının kayda değer şekilde fazla olduğu bulunmuştur.

Amerika’da Detroitli Seidman, 2003 yılında farelerle bir deney yapmıştır. Farelerin yarısına su, diğer yarısına da şarap içirmiştir. Şarap içenlerde gürültüye bağlı eşik kaymasının yani olumsuz etkilenmenin daha az olduğunu göstermiştir. Bu etkinin şaraptaki antioksidan özellikten kaynaklandığını düşünmüştür.

Amerika’da 10 işçiden birisi tehlikeli boyutta gürültü altında çalışmaktadır.

Avustralya’da yapılan bir çalışmada işçilerin kulaklarını korumadıkları anlaşılmıştır. İşitme kaybı olanlar da olmayanlar da kulak koruyucu kullanmamaktalarmış.

Kimyasallar, gürültünün sağlık üzerindeki olumsuz etkisini arttırmaktadır. Böcek ilaçları, çözücüler, tiner gibi maddelerin içinde bulunan karbon monoksit, hidrojen siyanid ve benzeri maddelerin gürültüye maruz kalanlarda işitmenin bozulmasına fazladan katkıda bulunduğu ortaya çıkartılmıştır. Kaliforniya’da yapılan bu çalışmanın sonucunda bu konuda özellikle çocuklarda çok dikkatli olunması gerektiği vurgulanmıştır.

Çeşitli çalışmalarda, darbeli gürültünün sürekli gürültüden daha zararlı olduğu gösterilmiştir.

Desibel cehennemi: Gürültülü bir dünyada yaşam

Gürültüyü arzu edilmeyen bir ses olarak tanımlayanlar var. Ancak bir kişi için istenmeyen ses, başka birisi için zevk kaynağı olabilmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünyadaki etkisi geri döndürülemeyen en önemli mesleki hastalık, gürültüye bağlı işitme kaybıdır. Her yıl 120 milyon kişiyi etkilemektedir. Bu kadar önemli bir hastalık olmasına rağmen maalesef yeterli önlem alınmamakta veya alınamamaktadır. Bunun nedeni olarak, çoğu kez, dünyanın giderek elektronik bir kimliğe bürünmesi görülmektedir. Çeşitli gürültülü, güçlü ses veren cihazların üretimi, çok sayıda arabanın trafiğe çıkması, hava trafiğinin artması, giderek gürültü kaynaklarının artmasına neden olmaktadır.

Trafik en önemli sorundur. Sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde 100 milyon kişi trafik gürültüsü içinde yaşamaktadır. Yine aynı ülkede 30 milyon kişi zararlı seviyede ses düzeyine maruz kalarak çalışmaktadır. Bu insanlar inşaat, ziraat, maden, eğlence, ulaşım sektöründe, çeşitli fabrikalarda ve askeri sektörde çalışmaktalar. ABD endüstrideki gürültüyü tam olarak ölçüp engellemede güçlük çekmektedirler. Avrupa’nın bu konuda Amerika Birleşik Devletleri’nden daha başarılı olduğu kabul edilmektedir.

Gürültü genelde onu yaratmayanların tanımladıkları bir sestir. Pasif sigara içiciliğine benzer. Arzu etmezsiniz, ama kontrol de edemezsiniz. Günümüzde ev aletleri bile gürültü üretiyorlar. Elektrik süpürgeleri, saç kurutma aletleri, 90 dB’e kadar varan sesler çıkarıyorlar.

Formula 1 yarışlarında, 2002’de, Almanya’da 177 dB’lik ses rekoru var. Bazı arabaların stereo müzik setleri, pencere açık olduğunda, arabanın dışına 140-150 dB ses verebiliyorlar.

Avrupa çevre örgütlerine göre Avrupa’nın % 65’i 55 dB ve % 17’si 65 dB gürültüye maruz kalarak yaşamaktadır.

Havaalanları ve uçaklar, hızlı trenler ve otoyollar çevrelerinde hayatını sürdüren yüzbinlerce kişiye gürültü cehennemi yaşatmaktadırlar. Günümüzün modern teknolojisi gürültüye kolay kolay çare bulunma imkanının olmadığını düşündürmektedir.

Taşra da gürültüden zarar görüyor. Çiftçilerde bile gürültüye bağlı çeşitli derecelerde işitme kaybına oldukça sık rastlanmaktadır. Japonya’da çevreye anons yapan hoparlörlerin sesinden korunmak için insanlar işlerine giderken kulak tıkacı kullanmaktadırlar.

Bugün arabalarımızda dinlediğimiz müzik setleri 1960’lı yıllarda Beatles konserlerindekinden daha fazla ses üretebilmektedir.

Kömür madenlerinde çalışanlar 52 yaşlarına gelinceye kadar % 90’ında işitme kaybı gelişmektedir. Halbuki toplumda bu oran ortalama % 9 olarak saptanmıştır.

İnşaat işçilerinin yarısında, 50 yaşlarına geldiklerinde belirli bir derecede işitme kaybı oluşmaktadır. Gürültü, kulak çınlamasına yol açmaktadır. Amerika’da 12 milyon kişi kulak çınlamasından yakınmaktadır. Bu nedenle 1 milyon kişi günlük işlerini yürütmede zorlanmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde çocukların % 12’sinde gürültüye bağlı olmak üzere, tek veya iki kulakta, değişik derecelerde işitme kaybı saptanmıştır. Bu işitme kaybını yapan araçların arasında stereo müzik aletleri, konserler, diskolar, oyuncaklar, çim biçme makineleri ve çatapatlar sayılmaktadır.

Birçok müzisyen ve ses mühendisinin işitme kaybı vardır.

Gürültünün etkisi ve zararı kulakla sınırlı kalmamaktadır. Gürültü tansiyonu yükseltir, solunumu zorlaştırır, uykuyu kaçırır, nabzı arttırır, beyin kimyasını değiştirir ve bunların hepsi de ölçülebilir. Bu değişikliklere bağlı olarak da iş verimi düşer, öğrenme kapasitesi azalır, okulda ve işte devamsızlık artar, ilaç kullanımı ve kazalar artar. Çocuklarda da kan basıncında ve nabızda artış saptanmıştır. Bu konuda yoğun araştırmalar devam etmektedir. Ama sorunları bulmak, işi çözmemektedir. Dünya bu gürültüyü durdurmakta zorlanmaktadır.

Tren yolu tarafındaki dershanelerde öğrenim gören çocukların diğer taraftaki çocuklardan daha zor okuma yazma öğrendikleri de bir araştırmayla gösterilmiştir.

Havaalanları gürültü kaynaklarının başında sayılmaktadır. Frankfurt havaalanının çevresinde sadece 2002 eylül ayında gürültüye bağlı olarak 56.330 adet şikayet yapılmıştır. Bu rakam bir önceki yılın şikayet sayısından % 30 daha fazladır. Yine 2002 yılında Londra’da bir havaalanına yapılacak ek üç pist için her gün 100 civarında itiraz dilekçesi verilmekteydi. 2003 yılında, Amerika’nın Oregon eyaletinde, Portland havaalanı genişletme çalışmaları çevrede oturan insanların yaptıkları gösterilerle engellenmiştir. Havaalanı zaten yoğundu. Yılda 12 milyon kişi ve 29.000 kargo uçağının trafiğini sağlamaktaydı.

“Gürültüsüz Amerika Derneği” ümidini yitirmiş durumda. Amerika’da gürültüye karşı savaşan bu derneğin yetkilisi bir eyalette araba müzik setlerini engelleyici bir yasa geçirmeye çalıştıklarında bile karşılarına çıkan lobilerin etkisini gördüklerini ve önerinin kısa bir süre sonra ortadan kaldırıldığını söylemektedir.

Gürültüyle mücadele konusunda Amerika Birleşik Devletleri de yetersiz kalmaktadır. Verilen gürültüyü önleyici yasa teklifleri bir şekilde rafa kalkmaktadır. Reagan, 1982’de gürültü için ayrılması düşünülen fonlara onay vermemiştir. Böylece o yıllarda gürültüye karşı yapılacak çalışmalar için para ve insan kaynağı bulunamamıştır. Ancak 1997’de yıllık 21 milyon $ ayrılmaya başlanmıştır.

Hükümetlerin halkın sağlığını koruma ile ilgili sorumlulukları vardır. Ciddi eğitim programlarının her seviyede geliştirilmesi zorunludur. Şehirlerin gürültü haritalarının çıkartılması gerekmektedir. Paris şehri bu işi başarmıştır. Bu haritalar bilgisayar programları aracılığı ile incelemeye alınıp yeni yapılacak yapılara buna göre izinler verilmelidir.

Hastaneler bile gürültü konusundan arınmış değildir. Vardiya değişimleri, dosya gürültüleri, yürüyen arabalar hastane içinde bile bir gürültü kirliliği nedeni olmaktadırlar.

Konu 21. yüzyılın en önemli çevre sağlığı konusudur ve elbirliği ile çözülmesi gerekmektedir.

Türkiye’de durum

Prof. Dr. Selma Kurra, gürültünün tamamen sıfırlanamayacağını, ancak kabul edilebilir değerin altına düşürülebileceğini düşünmektedir. Hazırlanan gürültü haritasında 65 dB kara bölge, 65-55 dB arası gri bölge, 55 dB altı da beyaz bölge olarak belirleniyor. Haritayı incelerken, Türkiye’de kara bölgelerin fazlalığı dikkat çekmektedir.

Prof. Dr. Selma Kurra, yaptığı bir araştırma ile İstanbul’da her iki çevre yolunda ve boğaz köprülerindeki gürültü düzeylerinin insan sağlığını etkileyici düzeyde olduğunu ve bu gürültü seviyelerinin her yıl belirli bir oranda arttığını bulmuştur. Buna bağlı olarak 3. boğaz köprüsü yapımının boğazda sessiz kalan son noktaları da ortadan kaldıracağı konusunu gündeme taşımıştır.

İstanbul İl Çevre ve Orman Müdürlüğü’nce yapılan araştırmanın kapsamında, kentte gürültüyle ilgili 184 şikayet alınmış. En çok şikayet konuları, ”müzik, sanayi, inşaat, işyeri, hayvan kesimi, ezan, okul zili, taşıt, pazar yeri, soğutucu, spor ve trafo” olarak belirlenmiş.

Ülkemizde gürültüden rahatsız olan, Gürültüyle Mücadele Birimi’ne başvurabilir. İl Mahalli Çevre Kurulu kararı ile 1994 yılında oluşturulan Gürültüyle Mücadele Birimi, İl Çevre ve Orman Müdürlüğü İdaresi’ne bağlıdır. Bu birim Ankara’da gürültü kirliliğinin önlenmesi için, 09.00-18.00 ve 18.00-03.00 saatleri arasında iki ekip halinde çalışıyor. Gürültüyle Mücadele Birimi, eğlence yerleri, meskenler ve trafikten kaynaklanan gürültülerin önlenmesine yönelik olarak denetimler yapıyor. Eğlence yerleri rutin olarak denetlenirken, gürültü izleme kontrollerinde ses seviyesinin 90 desibelin üzerine çıkıp çıkmadığına bakılıyor. Kent genelinde bu kapsamda, düğün salonlarıyla birlikte yaklaşık 800 işletme periyodik olarak kontrol ediliyor.

Trafik alanındaki çalışmalar, araçlara takılan havalı korna ya da patlak egzozlar dolayısıyla gelen şikayetler üzerine gerçekleştiriliyor. Bu araçların tespiti halinde, emniyetin trafik birimleri aracılığıyla işlem yapılıyor.

Şikayetler “176 Gürültü İhbar Hattı”na telefonla, yazılı dilekçeyle ya da bizzat birime gidilerek yapılabiliyor. Gürültü kirliliğinin tespiti halinde, şikayet kaynağının ortadan kaldırılması ya da izole edilmesi için 30 gün süre veriliyor. Yapılan uyarılara rağmen gerekli düzenlemeyi yapmayanlara, Çevre Kanunu’na dayanılarak ceza kesiliyor. Buna göre, şahıslara 145 milyon 933 bin lira, tüzel kişilere 437 milyon 811 bin lira, 212 sayılı Vergi Usul Kanunu’na göre defter tutma zorunluluğu olan yerlere ise 729 milyon 697 bin lira para cezası uygulanabiliyor.

Kayıtlara göre Gürültüyle Mücadele Birimi’nde, 2003 yılında mevcut eğlence yerlerinin rutin denetimleri çerçevesinde 2 bin 375 çalışma yapılmış. Birime 205 şikayet ulaşmış, denetimler sonucunda 33 işyeri ile vatandaş, kişilerin huzurunu, beden ve ruh sağlığını bozacak şekilde gürültü yaptıkları için yaklaşık 73 milyar 300 milyon lira para cezasına çarptırılmış.

Sonuç olarak; gürültü sağlık açısından giderek artan bir tehlike oluşturmaktadır ve çözümü de oldukça zor gibi görünmektedir.

 

Paris’te bir Japon Ressam; Kojiro Akagi

Paris Seni seviyorum

Mehmet Ömür

 

 

 

 

 

 

Yabancı Basın Üyeleri Derneği olarak Japon Kültür Merkezi tarafından ağırlandık. Japon Kültür Merkezi başkanı Suzuki bizi odasında kabul edip, merkezin kuruluşundan bugüne kadar olan gelişimini anlattı. Sorularımıza cevap verdi. Ardından giriş katındaki sergi alanında Kojiro Akagi’nin “Paris Seni Seviyorum” adlı sergisini gezdik. Akagi ilginç bir sanatçı. Paris’e 1963 yılında, 29 yaşındayken burslu olarak güzel sanatlar okumak üzere geliyor. Aslında ülkesinde üniversitede fizik bölümünde okumuş ve ama hayatını Paris’te geçiriyor. Eşiyle birlikte geliyorlar, hiç çocukları olmuyor. İlk başlarda geçinmek için Japonya’daki moda dergilerine Paris modasından haberler ve fotoğraflar gönderiyor. Yani bir gazeteci gibi çalışarak hayatını kazanıyor. Eşi de “Haute Couture” alanında işler yapıyor. Akagi bu süreç içerisinde sürekli olarak Paris sokaklarında insanların dikkatini çekmeyen sıradan görüntülerin resimlerini çiziyor. Önce desen olarak yaptığı çizimleri daha sonra yağlı boyaya taşıyor. Kullandığı renkler ve tekniği çok özel. Bu resimleri ile sergiler açıyor. Başarılar kazanıyor, ödüller alıyor. Fransa’dan şövalye ünvanı ve madalyasına layık görülüyor. Son günlerini geçirmek üzere geçtiğimiz yıl Japonya’ya ailesinin yanına dönüyor. Sergide çektiğim bazı fotoğrafları burada sizlerle paylaşıyorum. Özellikle kırmızı ince çizgilerle boyalı tablolar çok dikkat çekici. Sanat açısından yaşamında belirli periyodlar var. Önce beyaz arka planlar kullanırken daha sonra çok renkli veya kırmızı arka planlara geçtiği dönemleri var. Başta çizimlerini yapıyor arkasından birkaç yıl sonra yağlı boyaya taşıyor. Bazı eserleri ilk olarak beyaz yapıyor daha sonra kırmızıya taşıyor. Aynı yere 20-30 kere gidiyor. Desenlerini yaptığı yerleri defalarca inceliyor, izliyor ve ondan sonra eserini tamamlıyor. Kendisini çok iyi tanıyanlar onu hep sokakta gördüklerini ifade ediyorlar.

 

 

 

 

 

Akagi  saplantı derecesinde Paris’in otantik manzaralarını işliyor.  Bunlar hem  ihtişamlı hem de yıpranmış görüntülerin resimleri. Geçmiş zamanların yansımalarını göstermeye çalışıyor. Bu şehrin şaşırtıcı canlılığını kanıtlayan ve metamorfozları hakkında bilgi ve belge veren, bir taraftan da şimdiki zamanın görüntüleri. Perspektif anlayışı mükemmel. Kendinden önceki Paris ressamlarını taklit eden hiçbir şey görmüyoruz resimlerinde. Titiz bir gözlemci.
Kadrajı içine mimariyi, duvar yazılarını, reklam panolarının, çeşitli tabelaları ustaca yerleştirmeyi biliyor. Kaplamalardaki çatlakları, taşların kopukluklarını, boruların düzensiz bağlantılarını, zamanın duvarlarda biriktirdiği ve açıkçası onu büyüleyen tüm ayrıntıları en ince noktasına kadar göstermeye çalışıyor. Son zamanlarda “urban landscape” de denilen şehir manzaraları içine mimari öğeleri büyük bir başarıyla yerleştiriyor. Esas ilgi alanının mimari olduğu anlaşılıyor.
Bu özel ve duygu yüklü Japon ressam farklı bir Paris okuması sunduğu için hoşumuza gidiyor. Bu resimler bence bir yabancıyı Paris’e delice aşık edebilir.
Japon Kültür Merkezinde Akagi’nin 30 kadar işini görüyoruz.
Özetle bu sergi için AKAGI’nin 40 yıllık sanat ve Paris sevgisiden bahsedilebilir. Paris’te figüratif sanatın değer kaybettiği dönemde, figüratif eserler üretip bugüne taşımış bu sanatçıya hayranlık duymamamak mümkün değil. Her zaman estetik açıdan doğruyu aradığı anlaşılıyor. Aynı şekilde Feng Shui enerjisinin kırmızısını da ihmal etmediğini görüyoruz. Resimleri arasında Invalides’in kubbesi, Notre-Dame, Rue de Lappe dikkatimizi çekiyor. Sergideki eserlerin çoğu büyük formatta tuvaller. Bize sergiyi gezdiren sanat tarihçisi rehberimiz önce küçük çizip daha sonra büyük boyutta yağlı boyaya taşıdığını anlatıyor. Paris bir yanda  alevler içinde kıpkırmızı görünürken, bir yandan da bembeyaz dantel gibi duruyor.
Geçtiğimiz yıl bugün kaybettiğimiz Paris’in Japon röntgenci ressamına buradan selam ediyoruz.
Sergisi 7 Şubat 2022 ile 29 eylül 2022 arasında Japon Kültür Merkezinde izlenebilir.
101 bis Quai Jacques Chirac, 75015 Paris

 

Anselm Kieferin Garip Dünyası
Mehmet Ömür
Grand Palais bakıma alındı. bakım süresi boyunça Eyfel kulesinin arkasındaki Champs de Mars
da geçici bir sergi alanı kuruldu. Burada Anselm Kiefer’in Grand Palais ve Thaddaeus Ropac
galerisinin ortak düzenledikleri büyük boyutlu bir sergisi var. Bu alan ilk kez tek başına bir
sanatçıya veriliyor.
Anselm Kiefer son yıllarda Fransa’da epey ilgi odağı. Le Monde gazetesi son sergisini bu nedenle
bayağı eleştirmiş, Fransa resmi kaynakları neden Kiefer’e bu kadar torpil geçiyor diye sormuştu.
Hatta hızını alamayıp yaşamında çok önem verilen sanatçıların daha sonraları aynı önemi
taşımadıklarını da ima etmişti. Çünkü Kiefer 2016 da Ulusal Küphanede sergi açmış ardından
Rodin müzesinde ve ondan sonra’da Pompidou Çağdaş sanat merkezinde başka büyük sergiler
açmıştı. Kiefer dikey boyutları 8 metreye yatay boyutları ise bazen 15 metreye kadar giden büyük
eserler üreten bir sanatçı olarak biliniyor.
Fransa’da Pantheonizasyon denilen bir olay vardır. Bu Fransaya önemli hizmetler vermiş kişilerin
Pantheon adlı anıta törenle gömülmeleri şeklinde gerçekleştirilir. Devlet bu kişilerin kimler
olacağına karar vermektedir. Bu kapsamda Fransa Başkanı Macron 2020’de Maurice Genevois
adlı yazarın Pantheon’a gömülme töreni için Kiefer’i görevlendirdir O da 2019 da bu tören için
değeri bir kaç milyon dolar olan 6 vitrin hediye etti.
Grand Palais Ephemere Sergisi
Bu kez 17 Aralık 2021 ile 11 Ocak 2022 arasında Kiefer, Paul Celan adlı alman dilinde en güzel
şiirleri yazdığı kabul edilen şair ithaf ettiği sergiyi hazırdı ve 19 tane dev tablosunu geçiçi Grand
Palais’nin ana bölümündeki nefe yerleştirdi. İsterseniz önce Paul Celan’ı ve Anselm Kiefer’in kim
olduklarını inceleyelim sonra segiyi gezelim.
Paul Celan bugün Ukranya sınırları içinde bulunan Çernivtsi’de doğdu. Doğduğu 1920 yılında
Çernivtsi adlı kasaba Romanya krallığı sınırları içindeydi, dolayısı ile Celan yahudi asıllı bir Romen
olarak kabul edilmektedir. 1938 de tıp eğitimine başladı ve ilk şiirlerini yazdı. İkinci dünya savaşı
sırasında savaşın sonuna kadar 18 ay toplama kampında tutuldu ve ciddi psikolojik travmalar
yaşadı. Kızıl Ordu tarafından kurtarıldı. Babası savaş sırasında hastalıktan, annesi ensesinden
kurşunlanarak öldürülmesiden olayları kendisinde derin yaralar açtı. Bu nedenle hayatı boyunca bu
yaraları taşımıştır. 1944 yılında İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne girerve ilk şiir kitabını yayınladı.
Daha sonra Bükreş’te çevirmenlik ve düzeltmenlik yaptı, 1948 yılında Paris’e yerleşti. Ünlü
yazarların kitaplarını tercüme etti ve üniversitede ders verdi. Bir yazarın karısının kendisini intihalle
suçlaması sonucunda 1970 de kendisini Atilla İlhan’ın şiirinde yazdığı Mirabeau köprüsünden
Seine nehrine atarak intihar etti. Vücudu 10 gün sonra köprüden10 kilometre uzakta bulundu.
Esas konumuz olan sanatçı Anselm Kiefer’e gelince onun da çok travmaik bir yaşam geçirdiğini
görüyoruz. İkinci dünya savaşının son yılında bombalar altında bir hastanenin sığınağında doğdu
ve Almanyanın savaş sonrası harabeleri içinde büyüdü. Ardından Düsseldorf Güzel Sanatlar
Akademisini bitirdi. Joseph Beuys ile tanıştı. Ondan etkilendi. Geçmişi hep kendisini kovaladı.
1969 da kendi kendisi Nazi selamı ile fotoğrafını çekerek bu olayların üzerine dikkat çekmek
isterken şöyle dedi; “Benim için tarih manzara veya renk gibi bir malzemedir, ben kimliğimi
araştırıyorum.”
1987 de işleri Amerika Birleşik Devletlerinde tanınmaya başladı. eserleri MoMa da sergilendi. 1992
de Pariste yaşamaya başladı. Bir taraftan da Fransa’nın güney batısında aldığı terk edilmiş bir
fabrika alanını sanat atölyesine dönüştürdü. 2010’da Collège de France’da sanatsal yaratıcılık
dersleri vermeye başladı.
Hakkında çok sayıda olumlu ve olumsuz kritikler vardır. Post-modern sanat anlayışına sahiptir. Ona
göre tarih yoktur. Bir şeyin tahrip olması yeni başlangıcı da beraberinde getirir. Hiçlik varoluşun
tersi değildir. Varoluş bünyesinde hiçliği de barındırır. Savaş sonrası Alman kimliğini inkar etmeden
yeniden yaşamaya ihtiyacı vardır Kiefer’de. “Benim biyografim Almanya’nın biyografisidir”
demektedir.
Kiefer’in eserlerine gelince resimleri için tuvalden bahsetmek zordur çünkü çoğu onlarca tuval
yüzeyine sahip dev eserlerdir. Üzerleri de her türlü malzeme ile doludur. Şiirlerden, Kabala’dan
esinlenir.
Sergide Dev Esrerler
İsterseniz şimdi sergiyi gezelim. Geçici Grand Palais orijinalinden daha büyük bir mekan. Kiefer’in
dev tablolarını da daha küçük bir mekana sığdırmak mümkün olmazmış diye düşünüyorum.
Yetersiz doğal ışıkla aydınlanmış avlunun ışıksız kalmış karanlık köşeleri daha içeri girer girmez
olumsuz duygular veriyor. Ölümü, mezarı anımsatıyor. Eserlerin üzerindeki şeytanın orağı, Alman
Bunkerleri, Alman bombardıman uçağı ve denizaltı imgeleri de aynı şekide savaşı ve ölümü
düşündürüyor. Ama görmeye alışık olmadığımız büyüklükteki eserler, renkleri ve malzemeleri ile
bizi büyülüyor.
Yukarıda tanıttığımız Paul Celan’a ithaf ettiği sergi için Kiefer son iki yılda yarattığı eserler dışında
eski eserlerini de bu alana yerleştirmiş. Kiefer Paul Celan’ın “Ölüm Füg’ü” adlı şiirini okuduğundan
beri ondan ilham almaya devam etmiş.
Şiirin;
Şafağın karanlık sütü, akşam içiyoruz
öğlen içiyoruz ve sabah akşam içiyoruz
içiyoruz ve içiyoruz
havada mezar kazıyoruz orada rahat rahat uyuyoruz
dizelerini okuduğumuzda şairin yaşam ve ölümle kavgası olduğunu anlıyoruz.
Kiefer’le Celan’ın ne kadar aynı dalga boyunda olduklarını zaman daha iyi gösterecektir..
Kiefer’e göre Paul Celan’ın sesi başka dünyadan gelmektedir, anlamamıza imkan yoktur sadece
sağından solundan ufak tefek ip uçları yakalayabiliriz.
Burada sizi Kiefer’in bazı eserleriyle tanıştırmaya çalışayım. İsterseniz Bunker ile başlayalım.
Bunker, Nazilerin 2. dünya savaşı sırasında Atlantik duvarı olarak adlandırdıkları ve bunu sağlamak
için 13 milyon metreküp beton döktükleri bir cephenin parçası. Kiefer’e göre dışındakinden çok
içindekini ezen bir beton yığını. Üzerinden afyon sapları fışkırıyor. Savaş insanın afyonu mu
dersiniz?
Atölye ve Arsenal, eserlerini üretmek için kullandığı dev malzeme yığınağı. İçinde çiçeklerden
tabuta, çanak antenden taş parçalarına çok değişik malzemeler var. Yine Kiefer’e göre burada
sanatçının beyninin içinde dolaşıyoruz. Gelecekte olacakların labirenti sanki. Kiefer sürekli
geçmişle, geçmişiyle boğuşuyor. Geçmişi geleceğe bağlamaya çalışıyor. Savaşın etkilerini,
Holokost’u ve kendi Alman kimliğini hatırlamaya çalışıyor.
Uçak; kurşundan yaptığı uçak kanatları üzerindeki yine kurşundan yapılmış kitaplarla yere sıkı
sıkıya bağlanmış durumda. Uçmasına olanak yok. Belki kitaplar sayesinde başka bir uçuş
yapabilirsiniz demek istiyor. Kendisini binlerce kitaplık kütüphanesi olduğunu düşününce bu akla
yakın. Uçağın içinden çıkan afyon bitkileri ise izleyiciyi hayal dünyasına, düşlere taşımaya hazır.
Paul Celan a atfedilmiş serginin bu eseri bizi Celan’ın “Afyon ve Hafıza” adlı şiirine gönderiyor.
Harabeler, Kiefer çocukluğu savaş sonrası yıkılmış şehirlerin harabeleri içinde büyümüş bir
sanatçı. Burada tarihi çizmek yerine sembollerle bize anlatmaya çalışıyor. Onun için her yıkım
yeniden doğmak gibi. Küllerinden doğmak gibi.
Vitrinler; Kiefer için vitrinler objelerin durduğu ulaşılamaz alanlardır. Sürrealistler ve Joseph Beuys
de vitrin teması ile çokça uğraşmışlardır. Kiefer önceleri 80’li yıllarda küçük vitrinler yapmış içine
kuru bitkiler, fotoğraflar, kurşun, kumaş, kül, kum ve taşlar koymuştur. Kiefer vitrinlerinin sanatı
dışarıdaki dünyaya bağladığını, diyalektik bir bağ kurduğunu söylüyor. Ona göre yaşamla sanat
arasında sınır devamlı değişiyor.
Sanat gerçekten de böyle önemli sanatçılarla karşılaştığımızda bizi sanki yaşamın başka
boyutlarına taşıyor.

fd160_MehmetOmur_5s

Paris-Photo; Fotoğrafın beşiğindeki fuar…

Covid-19 Pandemisi nedeniyle 2020 yılında iptal edilen “Paris Photo” fotoğraf fuarı, geçen kara yılın intikamını alırcasına bu yıl oldukça görkemli geçti. Her yıl Grand Palais’de yapılan bu fuar, binanın yenileme çalışmaları nedeniyle kapandığından “Champ de Mars”da kurulan geçici Grand Palais’da, fuarın omurgasını oluşturan 28 ülkeden 127 galerinin katılımıyla yapıldı. 

Bu omurganın yanı sıra, fuarda yer alan iki ana sektörden birincisine “Curiosa” adı altında yıldızı yükselen fotoğrafçılara yer ayrılmıştı. Diğeri de bu fuarın olmazsa olmazı, yayıncılık sektörüne ayrılmıştı. Fuarın başkanı Florence Bourgeois yaptığı açıklamalarda bu sektör için fuarın adeta DNA’sının tanımını yaptı. 

Bir fotoğraf kitabı tutkunu olarak, zamanımın büyük bir kısmını fuarda yer alan 9 ülkeden 30 yayıncının kitaplarını inceleyerek geçirdim. Bu arada, Ed Kashi’nin ”Abandoned Moment” adlı son kitabını kendisine imzalattım. Sohbetimiz sırasında, Ed ile birlikte bir tam gün New York sokaklarında dolaşıp fotoğraf çektiğimiz, fotoğraf soluduğumuz o sıcak yaz gününü yad ettik. Yeni isim yapmaya başlamış, yıldız fotoğrafçıların yer aldığı “Curiosa” adı verilen bir bölümde ise “Artist Talk” betimlemesiyle kitabı çıkmış bazı sanatçılarla röportajlar yapılıyor ve kitaplarının tanıtımlarının yapılması isteniyordu. Burada bir Türk sanatçısıyla, Cemre Yeşil ile karşılaşmak, tanışıp konuşmak çok hoş oldu. Akıcı İngilizcesiyle yeni çıkan ve PHotoESPAÑA’da ödül alan “Hayal ve Hakikat” adlı kitabını ve diğer kitabı olan “Double Portrait”i tanıttı.

Fuarın ana omurgasını oluşturan sektördeki ağırlık üçte bir oranında Fransız galerilerine ait olsa da, Amerikan galerileri de Fransızların en az yarısı kadar bir yere sahiptiler. Tabii ki fotoğraf sanatının çok sevildiği, çok önemsendiği; İngiltere, Hollanda, Almanya, Japonya ve diğer ülkeler de çok değişik sayıda galerileriyle katılmışlardı. Fotoğraf sanatı tarihçisi ve İsviçre’deki Le Locle müzesi müdürü Nathalie Herschdorfer, 20 kadın fotoğrafçıyı seçerek “ELLES X Paris-Photo” adlı bir etkinlik yarattı. Bu etkinlikte; Anna Atkins, Sally Mann, Dora Maar gibi isim yapmış önemli fotoğrafçıların yanında, Ester Vonplon ve Mama_Diarra Niang gibi başarılı, genç kadın fotoğrafçıları seçmeyi ihmal etmediğini gözlemledim.

Bütün bunların yanında da, sanatçıların veya galerilerin fuarda sergilediği eserlerin benzeri seçimleri, fotoğraf koleksiyonu yapan önemli kuruluşların da yaptıklarını gördük. Örneğin  J.P.Morgan, 1871 yılında New York’ta kurulmuş yatırım bankacılığı yapan bir  kurum ama aynı zamanda çok önemli bir fotoğraf koleksiyonuna da sahip olan bir kurum. Bu kurumun küratörleri koleksiyonlarından 20 kadar fotoğraf seçip Paris Photo’daki yolculuğumuzda  önemli fotoğraflara konsantre olmamıza yardımcı oldu. Çok zengin ve çeşitli sanatçıların çalışmalarına ulaşabildiğimiz bu fuar, tüm zamanlara adeta bir yolculuk niteliğindeyken Roger Fenton’un görülmemiş fotoğraflarını ve Irving Penn’in işlerini Richard Avedonun çalışmalarını izleme imkanını da sağlıyor bizlere. Bunlarla birlikte, Bernd ve Hilla Becher ikilisi de fotoğraf tarihinin bir başka kesitini fuara taşıyan bir Alman ailesi olarak yer almıştı. Bu sayede Objektif akımını temsil eden Alman fotoğrafçılarının, efsane fotoğrafları da izleyici ile buluşmuş oldu. 

Bu yılki fuarda bir başka yenilikle de karşılaştık. Fuara katılamayan galeri ve izleyicileri bir araya getirmeyi amaçlayan bir site kurulmuş. Fuarın bitiminden sonraki günlerde, https://parisphoto.viewingrooms.com/fr/home/ adresinden bu sanal sergiyi gezmek olası ve şiddetle de tavsiye ediyorum. 

Solo sergi diye tanımlayabileceğimiz, 10 ayrı sergiden söz etmek isterim. Bunların başında fuara adeta damgasını vuran Tomasz Machcinski’nin Brüt Sanat üzerine uzmanlaşmış “Chriatian Berst Gallery” tarafından sergilendiğinden söz etmek isterim. Tomatz Machcinski, bize  fotoğraf meraklılarının bildiği Miroslav Tichy’nin bir başka versiyonu gibi geldi. Machcinski’nin çok ilginç bir öyküsü var. Machcinski, savaştan çok fazla etkilenmiş, savaş sırasında da yetim kalmış bir teknisyen.  Tomasz Joan Tompkins adlı bir Hollywood artistinin kendisine imzaladığı fotoğraftan öylesine etkileniyor ki, bu yıldızın kendi annesi olduğunu sanmaya başlıyor ve bu kafa karışıklığı 20 yıl kadar sürüyor. Nihayet bu artistin annesi olmadığını anlamasından sonra, bugüne kadar 22.000 tane kurgusal otoportre çekiyor. Her türlü kılığa girdiği bu portreler, 2019 da yapılan Arles Buluşmaları’ndan sonra şimdi de Paris Photo’da sergilendi ve çok etkilendiğimi söylemek isterim. Cindy Sherman’dan 10 yıl önce; hem manken, hem yönetici, hem kostümcü, hem performans sanatçısı, hem de fotoğrafçı rolü üstlendiği bu portreleri binlerce izleyiciyi galeriye çekmeyi başardı. Bugün 80‘li yaşlarını yaşayan sanatçının, bu fotoğrafları bir kitap yapmak veya sergi açmak amacıyla üretmediğini,  tamamen kendisi için yaptığını anlıyoruz. Diğer taraftan Cindy Sherman’ın da kendisinden esinlenmediği de kesin ama benzer düşünce tarzlarına şahit oluyoruz. https://christianberst.com/en/artists/tomasz-machcinski 

Sergiye damgasını vuran diğer fotoğrafçılar arasında Herbert List ve Omar Victor Diop isimlerinden de söz etmek gerekir. Karsten Greve Galeri’nin sergilediği, Herbert List’in öldükten sonra unutulmuş ama son yıllarda yeniden keşfedilmiş 40 kadar siyah beyaz fotoğrafı bizi Akdeniz’de yolculuğa çıkarıyor. 1930’lu Bauhaus yıllarının sürrealist ve klasisizm akımlarından etkilenen sanatçının, ışık ve kontrastın etkisindeki fotoğrafları bugün on binlerce dolar değerinde alıcı buluyor. Omar Victor Diop ise 40 yaşlarında Senegalli bir fotoğrafçı, kariyerine yönelmeden önce bir fotoğraf stüdyosuna çalışmaya başlıyor. Daha sonra kendi köklerini merak edip araştırıyor ve bunu fotoğraflarına yansıtmayı başarıyor. Paris Photo’ya da kendisinin çevre sorunlarıyla ilgili işlerini sergilemeyi tercih etmişler. Doğrusu bu yılın fuarına Machcinski çalışmaları kadar, çevre sorunlarıyla uğraşan fotoğrafçılar damgalarını vurmuşlar. Bunların da başında, çevre sorunlarıyla çok fazla mücadele edip sanayicileri kızdırdığı için başı beladan kurtulmayan Michael Epstein geliyor. Bunun yanı sıra, BMW’den rezidans kazanan ödüllü genç fotoğrafçı Almudena Romero, “Act of Producing” adlı çalışmasıyla pigment değişiklerini ve çevre sorunlarını irdelemeye çalışmış ve çok duygusal bir seri oluşturmuş olduğunu da söylemek isterim. Kanadalı Edward Burtynsky’nin,  Christie adlı bir fotoğrafının 9 Kasım günü, 20-30 bin Euro aralığında satışa konulmuş olmasının ilginçliğini paylaşırken, bu sanatçının büyük format nefes kesen manzaralarını izlemek benim için büyük mutluluk kaynağı oldu. Bir başka mutluluk da, Amerikalı ressam ve heykeltıraş olan  Cy Twombly’nin başka hiç bir yerde sergilenmemiş fotoğraflarını izlemek oldu. 

Fuarın diğer bir güzelliği de panelleri idi. Brüt sanat, müzik ve fotoğraf ilişkisi, sinema ve fotoğraf ilişkisi gibi konularda önemli otoriteler konularını derinlemesine irdelediler. Paris-Photo demek sadece bir mekanda fotoğraf fuarı anlamına gelmiyor. Geçtiğimiz yıllarda genç fotoğraf sanatçılarının eserlerinin sergilendiği “Fotofever” bu sene maalesef kurulmadı ama Paris’in çeşitli yerlerinde bir ay boyu sürecek muhteşem fotoğraf etkinlikleri devam ediyor. Bunların başında Luxembourg müzesinde yer alan Vivian Maier’in retrospektif sergisini söylemek gerekir. www.parisphotooff.com  Ayrıca “Imagenation”, Paris adlı bir sergiyi sanat severler ile buluşturuyor. Burada sergilenen 84 sanatçıdan biri, Cihan Bektaş isimli,  Melbourne’da yaşayan hava fotoğrafçılığı ve video ile uğraşan bir Türk sanatçısı. Paris Photo’da başka bir Türk sanatçısını ve galerisini görememek üzücü doğrusu. Türk fotoğrafçılığının dünya standartlarında güzel bir yerde durduğunu düşünen bir kişi olarak üzüldüğümü söylemeden geçmek istemiyorum. Oysa iki yıl önceki bu fuarda, bir kaç galeri ve birkaç Türk fotoğrafçıyı izleyip mutlu olmuş ve gururlanmıştık. Dilerim önümüzdeki yıl daha geniş bir Türk fotoğraf sanatçısı ile karşılaşabiliriz. Bu dönemde Paris’in fotoğraf soluduğunu söylemeye çalışırken, sanat açısından önemli bir semti olan Saint Germain’in galerileri de Paris Photo döneminde fotoğraf sergilemeyi tercih etmiş durumda. Sonuçta olup olmayacağı son ana kadar belli olmayan bu dünyanın en önemli fotoğraf fuarı da zaman içinde uçup gidiyor. Sıra önümüzdeki yılın, 25.ci Paris-Photo fuarının heyecanını bugünden yaşamaya  geldi. Tüm sanatseverlerin özellikle fotoğraf severlerin izlemelerini şiddetle tavsiye ettiğim Paris-Photo, her yılın Kasım ayının  2.ci hafta sonu yapılan şölen niteliğindeki bir fotoğraf etkinliği olduğunu paylaşmak isterim ve önümüzdeki yıl tekrar katılabilme umuduyla diyerek, yazımı bitiriyorum.

Mehmet Ömür

 

 

Fotoğraf dergisinin son dört sayısına kendileri fotoğraf çekmedikleri halde fotoğraf konusunda düşünüp kavram üretmiş düşünür, yazar ve filozofları tanıtmaya çalışmıştım. Bu sayıda da aynı şeye devam edeceğim. Size Vilem Flusser’i tanıtmaya çalışacağım. Bence Flusser, Benjamin Walter, John Berger, Susan Sontag ve Roland Barthes’den daha kompleks bir düşünür.  Türk fotoğraf kitapları kütüphanesine “Bir Fotograf Felsefesine Doğru” adlı kitabıyla girmiştir. Bu kitap 1991 ve 2020 yıllarında farklı tercümelerle piyasaya verilmiştir. Vilem Flusser, Prag’da 20.ci yüzyılın başlarında yahudi bir ailede dünyaya gelmiştir. Alman ve Çek ilkokullarında okumuş, hukuk fakültesine başlamış nazi işgalinden hemen sonra Londra’ya göçmüştür. London School of Economics’te eğitimine devam etmiştir. Babası Prag’da parlamentoda sosyal demokrat partinin bir temsilcisiydi. Vilém Flusser, tüm ailesini Alman toplama kamplarında kaybetti. Ardından İngiltere’den Brezilya’ya gitti. Birkaç yıl boyunca günlük işleri yanında felsefi ve bilimsel konularla da ilgilenmeyi sürdürdü. Dilbilim ve felsefe üzerine makalelerini bu dönemde yayınlamaya başladı. 1940 yılında geldiği Brezilyada 1962 yılında felsefe profesörü oldu.

1971’de Avrupa’ya yaptığı bir yolculuk sırasında Brezilya’yı temelli olarak terk etmeye karar verdi ve  önce İtalya’ya ardından Fransa’ya yerleşti. 1983 te “Bir fotoğraf felsefesine doğru” kitabını yazdı. Kitap 14 dile çevrildi.  Dünyanın çeşitli yerlerinde konferanslar verdi. Pragda verdiği bir konferanstan sonra 1991 yılında  Almanya sınırında geçirdiği trafik kazasında yaşamını yitirdi. Prag’da yahudi mezarlığına gömüldü. Ölümü Walter Benjamininki kadar hüzünlü ama hiç olmazsa onun gibi başka dinden bir mezarlıkta yatmıyor.

 

Diğer düşünürler gibi Vilem Flusser de kendi tanımlarını üretti. Görüntü, teknik görüntü, aygıt, fotoğraflama davranışından bahsetti. Ben de bu kavramları açmaya çalışmak istiyorum.

Flusser fotoğrafı felsefi düzlemde incelemiş ve onu bilgi, varlık, değer, bilim, siyaset, din, ahlak, dil, eğitim ve sanat gibi felsefenin ilişkide olduğu varlık alanlarından biri olarak ele almıştır.

Fotoğrafı  başlı başına bir disiplin olarak ele almıştır. İnsanlık tarihinde yazının bulunuşu neyse fotoğrafın bulunuşu da odur ve bunlar insanlık için en önemli  iki devrimdir diyerek görüşünü bildirmiştir. Fotoğrafı çok yönlü olarak ele alır ve bir fotoğraf felsefesi oluşturmak için , çelişkilere, varolan ve olası sorulara yanıtlar arar.

Vilem Flusser’e göre görüntüler, anlamlı yüzeylerdir. Birçok hallerde, “dışarda” olan bir şeyi gösterirler. Zaman ve mekânın dört boyutunu, soyutlayarak, iki boyutlu bir düzleme indirger ve  düşlenebilir olan bir şeyi tasvir etmek için kullanılır.

“Görüntülerin anlamı ilk bakışta algılanabilir ama bu yüzeyseldir” der Flusser. Ama anlamın derinliklerine inmek istiyorsak, bakışımızı görüntü üzerinde gezdirmemiz gerekir. Yani görüntüyü taramamız gerekir. Bu durumda madalyonun iki yüzü ortaya çıkar, görüntünün kendisi ve bakanın niyeti. Görüntünün güzelliği de burada yatar, fotoğraf yoruma yer açar. Tarama  sırasında öğeler tarafından belirlenen  anlamlı bir ilişkiler bütünü ortaya çıkar. Flusser kitabında büyüden bahis eder. Gerçekten de fotoğraf büyülü ve sihirli bir fenomendir. Bazı kimyasallar ve elektronik devreler olup bitmiş bir olayı gözlerimizin önünde yeniden ortaya çıkartırlar. Flusser’e göre bu büyü “hiçbir şeyin kendini tekrarlayamadığı ve her şeyin kendinden önce gelenin bir “sonucu” ve kendinden sonra gelenin “nedeni” olduğu “tarihsel doğrusallık”tan çok farklıdır.  Görüntü insan ile dünya arasındaki iletişimdir. Görüntüler, dünyayı erişilebilir ve insan tarafından düşlenebilir hale sokar. Dünyayı yeniden sunarlar. Ancak bu durum insanı zora sokmuştur.  Ancak fotoğraflar yüzünden insan içinde yaşadığı dünyaya bir açıklama getirmeyi ummuş ve görüntüler arasında yolunu aramak zorunda kalmıştır. Sonuç olarak, yaratılan “görüntüleştirme” amacı bir tür “yanılsamaya” dönüşmüştür. Yukarıda Flusser’in  insanlık için fotoğrafın bulunuşunu yazını bulunuşu kadar önemli bulduğunu yazmıştık. Flusser  kelimelerle görsellerin mücadelesine inceler. Susan Sontag “Kelimeler anlatır, fotoğraflar gösterir” der. Flusser ise yazı ile görüntünün tarih boyunca mücadele ettiğini savunur. Kavramsal düşünce, görüntüsel düşünceden daha soyut bir yapıdır. Metinler, görüntülerin meta kodlarıdır.

İnsan Homo sapiens sapiens olup dili bulup konuşmaya başladığından beri doğadan kopmuştur. Hayvanlar alemini terk etmiştir, kendi doğasını da terk edip başkalaşmıştır. Dünyayı da başkalaştırmaya devam etmektedir. Yine Flusser’e göre metin ve görüntü arasındaki mücadele tarihin en önemli sorunudur. Yazı, insan ve görüntüler arasında sanki şartmış gibi  açıklayıcı bir işlev üstlenmiştir. Bundan ötürü de, yazı insan ve görüntüler arasına girerler. Dünyayı insan için daha anlaşılır hale getirecekken dünyayı gizlemeye başlarlar. Hikaye anlatırlar. Biz bu insana Homo narrans da diyoruz. Böyle olunca da, insan metinleri açıklayamaz, anlamlarını tekrar kurgulayamaz hale gelmektedir. Metinler akılalmaz ölçüde gelişmekte ve insan da kendi ürettiği metinlerin bir işlevi haline dönüşmektedir. Bir  çeşit “metinperestlik” de geliştirilmiş olur. Bugünlerde “görüntüperestik” de etrafımızı sarmaktadır. Beynimiz altından kalkamayacağı derecede görüntü bombardımanına tutulmaktadır. Görüntü çöplüğü demek içimizden gelmiyor çünkü her görüntünün arkasında çoğu kez bir insan dolayısı ile emek durmaktadır. Flusser’e göre “son aşamada, bütün kavramların anlamları düşüncelerde yatar” der. Flusser, fotoğrafın bulunuşuyla teknik görüntünün metinleri görsel olarak açıklayarak dünyayı zordan kurtardığını savunmuştur.

Nedir bu Flusser’in  teknik görüntüsü?

Flusser şöyle düşünür; Teknik görüntü bir “aygıt” tarafından üretilen görüntüdür. Yapıları gereği geleneksel görüntüler “fenomenleri” gösterir, teknik görüntüler ise “kavramlara” gönderme yapar.

Yazıldığından 40 yıl sonra Flusser’in yazdıklarının ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor. Daha o zaman teknik görüntülerin günümüzdeki gibi  metinlerin yerini almaya başladığında çok tehlikeli olacağını söylemiştir. Çünkü teknik görüntülerin “objektifliği” bir yanılgıdır. Burada Flusslerin anlattıkları daha karmaşık hale geliyor. Ona göre gerçekte  teknik görüntüler yani fotoğraflar bir tür  görüntüdür ve bu yüzden de simgeseldirler. Fotoğraf geleneksel görüntülerden daha soyut bir simgedir ve dolaylı olarak dünyayı simgeler. Teknik görüntüden kastedilen, fotoğrafın dünya hakkındaki kavramları tekrar kodladığı şeklindedir . Geleneksel görüntü söz konusu olduğunda ressam zihnindeki görüntü simgelerini, fırça aracılığıyla boyaları herhangi bir yüzey üzerine sürerek aktarır. Bu tür görüntüyü deşifre etmek istediğimizde ressamın zihnindeki kodlama sürecine uygun olarak bir kod çözme işlemi yapmamız gerekir. Ama fotoğraf söz konusu olduğunda süreç bu kadar basit değildir. Görüntü ve anlamı arasına kamera ve fotoğrafçı girer.

John Berger geleneksel görüntülerle fotoğrafı karşılaştırmaya rönesanstan ve dinsel ikonlardan başlar. Flusser farklı yaklaşıyor. Fotoğrafın bulunuşu sonrası dönemle ondan önceki tüm dönemleri  karşılaştırmaya giriyor. Geleneksel resimleri eski büyü, fotoğrafı ise yeni büyü diye adlandırıyor. ”Bir televizyon ekranı veya sinema perdesi karşısında duyduğumuz çekicilik, mağara resimleri veya Etrüsk mezar freskleri karşısında duyduğumuz çekicilikten çok farklıdır” diyor.

M.Ö. 2000 yıllarında, görüntülerin büyüselliğini önlemek için yazı bulunmuştur. Teknik görüntülerin ilki olarak 19 yy.’da icad edilen fotoğraf, mucidlerinin henüz farkında olmamalarına rağmen, metinlere yeniden büyüsellik katma amacı taşıyordu.