Pompidou Sanat Merkezinde “Corps à corps” fotoğraf sergisi…

Christer Strömholm, « España 164 B », 1958-1959 © Christer Strömholm Estate / Agence Vu’ Marin Karmitz collection Photographic reproduction Florian Kleinefenn

 

 

Mehmet Ömür

 

Fotoğraf tarihine farklı bir bakış…

 

Ulusal Modern Sanat Müzesi ve Fransız koleksiyoncu MarinKarmitz’in özel koleksiyonu gibi olağanüstü iki fotoğraf koleksiyonunu bir araya getiren “Corps à corps” sergisi, insanın fotoğrafla temsiline muhteşem bir bakış açısı sunuyor. 20. ve 21. yüzyılların portre, otoportre, nü ve hatta hümanist fotoğrafçılık gibi klasik çalışma kategorilerinin ötesine geçmek amacıyla fotoğraf tarihinin 120 önemli usta fotoğrafçısı tarafından üretilen 500’den fazla fotoğraf ve belgeyi bizlere sunuyor. Gerçek bir görsel şölen olan, nefes kesici bu serginin küratörünün Julie Jones olduğunu belirtmeliyim. İlk reaksiyonum, ben henüz bebekken açılmış olduğundan gezemediğim Edward Steichen’in 1955 yılında New York’ta düzenlediği ve kitabı, efsane fotoğraf kitapları arasında sayılan “Family of Man” sergisine benzettim. Ben yıllardır böylesi heyecanlandığımı hatırlamıyorum.

 

Bir fotoğraf yolculuğu, çok özel bir sergi olan  ve Türkçeye göğüs göğüse olarak çevrilebilecek “Corps à corps”un altı ay sürmesi planlanmış, 2024 yılının Mart ayının 25. günü sonlanacağını hatırlatmak isterim.

 

Brassaï, Dorothea Lange, Annette Messager, SMITH, Paul Strand, Zanele Muholi gibi bir çpok önemli isimden oluşturulmuş bu sergi; portre, otoportre, nü ve hümanist fotoğraf gibi klasik çalışma kategorilerinin ötesine geçiyor. Sergi, ortak takıntıları ve konulara yaklaşımları gibi sanatçılar arasındaki uyumu da gösteriyor. Bu yakınlaştırmalar bir dönemin tarihindeki  tekniklerine dikkat çektiği gibi, aksi bir şekilde zaman içinde uzak görüşlerin nasıl birbirlerine yaklaştığını gözler önüne seriyorken, fotoğraf tarihine de ışık tutmuş oluyor. Sergide yer alan görseller, aynı zamanda fotoğrafçının  sorumluluğu konusunda bizi düşünmeye de davet ediyor. Örneğin, fotoğraf, kimliklerin görünürlüğüne nasıl katkıda bulunuyor? Bunların cevaplarını da arıyoruz sergide. Ulusal Modern Sanat Müzesi koleksiyonu ile MarinKarmitz koleksiyonu, kökenleri ve doğaları farklı olmasınarağmen burada tamamlayıcı bir rol oynadıklarını da görüyoruz. Kamuya ait bir koleksiyon ile özel birkoleksiyonun, fotoğraf tarihine nasıl baktığını da gözlemliyoruz.

 

Fotoğraf sanatı, 20. yüzyılın başlarından itibaren büyük bir evrim geçirdi ve bu evrimde insan bedeni ve kimliği fotoğrafçılar için önemli bir odak noktası haline geldi. İnsan bedenini yakalamak ve ifade etmek, fotoğrafçılar için büyük bir sanatsal ve duygusal zenginlik sunan bir alan oldu. Özellikle yüz görüntüleri; insanların duygusal ifadelerini, kimliklerini ve ilişkilerini yansıtmada önemli bir araç haline geldi.

 

Fotoğraf, bir kişinin yüzünü yakın çekimde görüntüleyerek insanların özgün kimliklerini ve duygusal durumlarını vurgulamada etkili bir yol sağlar. Bu portreler, bireylerin kendilerini nasıl ifade ettiklerini ve toplumla olan ilişkilerini yansıtmalarına yardımcı olurken, aynı zamanda toplumsal bağlamlardan bağımsız olarak anonim yüzler sunarak resmi çalışmaların konusu haline de gelebilir. Bu da, fotoğrafın hem kişisel hem de toplumsal hikayeleri anlatma gücünü gösterir.

 

Fotoğraf kabinleri, fotoğrafçılık dünyasında ilginç bir yere sahiptir. 1920’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkan bu otomatik ve ucuz fotoğraflama biçimi, sanatçıları büyüledi. Fotoğraf kabini, sürrealist sanatçılar için bir özgürlük ve isyan alanı haline geldi ve idari veya polis kontrolünden kaçmak için de kullanıldı. 1960’lardan günümüze kadar birçok sanatçı, fotoğraf kabini estetiğini kullanarak toplumun dayattığı kültürel ve kimlik sınırlamalarını eleştirdi. Bu kabinler, kameraya dönme, anonimlik ve tekrarlama gibi normları bazen mizahi bir şekilde ele alarak güç ilişkilerini sorguladı. Sergide bu tarz yaklaşımları da görüp bunun tarihsel önemini daha iyi anlıyoruz.

 

Fotoğraf, birçok açıdan bir aracı olarak işlev görür. Fotoğrafçı, kamerayı kullanarak dünyayı nasıl algıladığımızı gösterir. Kamera, insanların görünürlüğünü artırır ve izole eder, böylece izleyiciye kişisel bakışlar ve jestler aracılığıyla insanlar arasındaki ilişkileri sunar. Fotoğrafçılar, kalabalıklar içinde kaybolan anonim figürlere ışık tutarlar ve bu figürlerin atmosferini yakalarlar. Bu, fotoğrafın insanların görünmezliğini ortadan kaldırma ve kişisel hikayeleri anlatma gücünü yansıtır.

 

Fotoğraf, bazen bedenleri parçalara ayırarak veya bulanıklaştırarak insanları anonim nesnelere dönüştüren bir araç olarak da kullanılır. Bu görüntüler, bedenlerin kimliklerinin belirsizleştiği ve kolektif bir anatomiye dönüştüğü anları sahnelemek için kullanılır. Bu tür fotoğraflar, insan figürünün nasıl değiştiğini ve dönüştüğünü gösterirken, bazen şiddete tanıklık ederken, bazen de bir yeniden doğuşa işaret eder. Bu yaklaşım, fotoğrafın insan bedeninin karmaşıklığını ve dönüşümünü ifade etmedeki gücünü vurgular.

 

İç mekanlar ise, fotoğrafçılar için önemli bir çekim alanı sunar. Bu mekanlar, toplum içindeki farklı alanları ve izolasyonları temsil edebilen “heterotopya” olarak tanımlanabilir. Fotoğrafçılar, iç mekanlarda yaşayan bireylerin portrelerini çekerken mesafeyi korumak veya tamamen iç içe geçmek isteyebilirler. Bu görüntüler, insanların samimi alanlarını, kısıtlı bedenlerini ve toplumsal protesto anlarını açığa çıkarır. Görünmezliğe mahkum edilen kimliklerin ve deneyimlerin sesini duyurmayı amaçlayan fotoğrafçılar bu yolla kendilerini ifade ederler.

 

Sonuç olarak fotoğraf sanatı; insan bedeni, kimliği ve ilişkileri ifade etmek için güçlü bir araçtır ve fotoğrafçılar, farklı teknikler ve yaklaşımlar kullanarak insan deneyimini derinlemesine inceleyebilirler. Bu, insanların duygusal ifadelerini, kimliklerini ve toplumsal mesajlarını iletmek için fotoğrafın gücünü kullanmalarını ve göstermelerini de sağlar. Fotoğraf, insan yaşamının çeşitliliğini ve karmaşıklığını yakalamak için sürekli olarak kullanılan bir araç olarak varlığını sürdürmektedir ve her zaman da sürdürecektir.

Paris’e önümüzdeki altı ay içinde yolu düşecek fotoğraf severlere ,“Centre Pompidou” Place Georges-Pompidou75004 Paris adresinde olan bu sergiyi görmelerini şiddetle öneriyoruz…

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir