Anselm Kieferin Garip Dünyası
Mehmet Ömür
Grand Palais bakıma alındı. bakım süresi boyunça Eyfel kulesinin arkasındaki Champs de Mars
da geçici bir sergi alanı kuruldu. Burada Anselm Kiefer’in Grand Palais ve Thaddaeus Ropac
galerisinin ortak düzenledikleri büyük boyutlu bir sergisi var. Bu alan ilk kez tek başına bir
sanatçıya veriliyor.
Anselm Kiefer son yıllarda Fransa’da epey ilgi odağı. Le Monde gazetesi son sergisini bu nedenle
bayağı eleştirmiş, Fransa resmi kaynakları neden Kiefer’e bu kadar torpil geçiyor diye sormuştu.
Hatta hızını alamayıp yaşamında çok önem verilen sanatçıların daha sonraları aynı önemi
taşımadıklarını da ima etmişti. Çünkü Kiefer 2016 da Ulusal Küphanede sergi açmış ardından
Rodin müzesinde ve ondan sonra’da Pompidou Çağdaş sanat merkezinde başka büyük sergiler
açmıştı. Kiefer dikey boyutları 8 metreye yatay boyutları ise bazen 15 metreye kadar giden büyük
eserler üreten bir sanatçı olarak biliniyor.
Fransa’da Pantheonizasyon denilen bir olay vardır. Bu Fransaya önemli hizmetler vermiş kişilerin
Pantheon adlı anıta törenle gömülmeleri şeklinde gerçekleştirilir. Devlet bu kişilerin kimler
olacağına karar vermektedir. Bu kapsamda Fransa Başkanı Macron 2020’de Maurice Genevois
adlı yazarın Pantheon’a gömülme töreni için Kiefer’i görevlendirdir O da 2019 da bu tören için
değeri bir kaç milyon dolar olan 6 vitrin hediye etti.
Grand Palais Ephemere Sergisi
Bu kez 17 Aralık 2021 ile 11 Ocak 2022 arasında Kiefer, Paul Celan adlı alman dilinde en güzel
şiirleri yazdığı kabul edilen şair ithaf ettiği sergiyi hazırdı ve 19 tane dev tablosunu geçiçi Grand
Palais’nin ana bölümündeki nefe yerleştirdi. İsterseniz önce Paul Celan’ı ve Anselm Kiefer’in kim
olduklarını inceleyelim sonra segiyi gezelim.
Paul Celan bugün Ukranya sınırları içinde bulunan Çernivtsi’de doğdu. Doğduğu 1920 yılında
Çernivtsi adlı kasaba Romanya krallığı sınırları içindeydi, dolayısı ile Celan yahudi asıllı bir Romen
olarak kabul edilmektedir. 1938 de tıp eğitimine başladı ve ilk şiirlerini yazdı. İkinci dünya savaşı
sırasında savaşın sonuna kadar 18 ay toplama kampında tutuldu ve ciddi psikolojik travmalar
yaşadı. Kızıl Ordu tarafından kurtarıldı. Babası savaş sırasında hastalıktan, annesi ensesinden
kurşunlanarak öldürülmesiden olayları kendisinde derin yaralar açtı. Bu nedenle hayatı boyunca bu
yaraları taşımıştır. 1944 yılında İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne girerve ilk şiir kitabını yayınladı.
Daha sonra Bükreş’te çevirmenlik ve düzeltmenlik yaptı, 1948 yılında Paris’e yerleşti. Ünlü
yazarların kitaplarını tercüme etti ve üniversitede ders verdi. Bir yazarın karısının kendisini intihalle
suçlaması sonucunda 1970 de kendisini Atilla İlhan’ın şiirinde yazdığı Mirabeau köprüsünden
Seine nehrine atarak intihar etti. Vücudu 10 gün sonra köprüden10 kilometre uzakta bulundu.
Esas konumuz olan sanatçı Anselm Kiefer’e gelince onun da çok travmaik bir yaşam geçirdiğini
görüyoruz. İkinci dünya savaşının son yılında bombalar altında bir hastanenin sığınağında doğdu
ve Almanyanın savaş sonrası harabeleri içinde büyüdü. Ardından Düsseldorf Güzel Sanatlar
Akademisini bitirdi. Joseph Beuys ile tanıştı. Ondan etkilendi. Geçmişi hep kendisini kovaladı.
1969 da kendi kendisi Nazi selamı ile fotoğrafını çekerek bu olayların üzerine dikkat çekmek
isterken şöyle dedi; “Benim için tarih manzara veya renk gibi bir malzemedir, ben kimliğimi
araştırıyorum.”
1987 de işleri Amerika Birleşik Devletlerinde tanınmaya başladı. eserleri MoMa da sergilendi. 1992
de Pariste yaşamaya başladı. Bir taraftan da Fransa’nın güney batısında aldığı terk edilmiş bir
fabrika alanını sanat atölyesine dönüştürdü. 2010’da Collège de France’da sanatsal yaratıcılık
dersleri vermeye başladı.
Hakkında çok sayıda olumlu ve olumsuz kritikler vardır. Post-modern sanat anlayışına sahiptir. Ona
göre tarih yoktur. Bir şeyin tahrip olması yeni başlangıcı da beraberinde getirir. Hiçlik varoluşun
tersi değildir. Varoluş bünyesinde hiçliği de barındırır. Savaş sonrası Alman kimliğini inkar etmeden
yeniden yaşamaya ihtiyacı vardır Kiefer’de. “Benim biyografim Almanya’nın biyografisidir”
demektedir.
Kiefer’in eserlerine gelince resimleri için tuvalden bahsetmek zordur çünkü çoğu onlarca tuval
yüzeyine sahip dev eserlerdir. Üzerleri de her türlü malzeme ile doludur. Şiirlerden, Kabala’dan
esinlenir.
Sergide Dev Esrerler
İsterseniz şimdi sergiyi gezelim. Geçici Grand Palais orijinalinden daha büyük bir mekan. Kiefer’in
dev tablolarını da daha küçük bir mekana sığdırmak mümkün olmazmış diye düşünüyorum.
Yetersiz doğal ışıkla aydınlanmış avlunun ışıksız kalmış karanlık köşeleri daha içeri girer girmez
olumsuz duygular veriyor. Ölümü, mezarı anımsatıyor. Eserlerin üzerindeki şeytanın orağı, Alman
Bunkerleri, Alman bombardıman uçağı ve denizaltı imgeleri de aynı şekide savaşı ve ölümü
düşündürüyor. Ama görmeye alışık olmadığımız büyüklükteki eserler, renkleri ve malzemeleri ile
bizi büyülüyor.
Yukarıda tanıttığımız Paul Celan’a ithaf ettiği sergi için Kiefer son iki yılda yarattığı eserler dışında
eski eserlerini de bu alana yerleştirmiş. Kiefer Paul Celan’ın “Ölüm Füg’ü” adlı şiirini okuduğundan
beri ondan ilham almaya devam etmiş.
Şiirin;
Şafağın karanlık sütü, akşam içiyoruz
öğlen içiyoruz ve sabah akşam içiyoruz
içiyoruz ve içiyoruz
havada mezar kazıyoruz orada rahat rahat uyuyoruz
dizelerini okuduğumuzda şairin yaşam ve ölümle kavgası olduğunu anlıyoruz.
Kiefer’le Celan’ın ne kadar aynı dalga boyunda olduklarını zaman daha iyi gösterecektir..
Kiefer’e göre Paul Celan’ın sesi başka dünyadan gelmektedir, anlamamıza imkan yoktur sadece
sağından solundan ufak tefek ip uçları yakalayabiliriz.
Burada sizi Kiefer’in bazı eserleriyle tanıştırmaya çalışayım. İsterseniz Bunker ile başlayalım.
Bunker, Nazilerin 2. dünya savaşı sırasında Atlantik duvarı olarak adlandırdıkları ve bunu sağlamak
için 13 milyon metreküp beton döktükleri bir cephenin parçası. Kiefer’e göre dışındakinden çok
içindekini ezen bir beton yığını. Üzerinden afyon sapları fışkırıyor. Savaş insanın afyonu mu
dersiniz?
Atölye ve Arsenal, eserlerini üretmek için kullandığı dev malzeme yığınağı. İçinde çiçeklerden
tabuta, çanak antenden taş parçalarına çok değişik malzemeler var. Yine Kiefer’e göre burada
sanatçının beyninin içinde dolaşıyoruz. Gelecekte olacakların labirenti sanki. Kiefer sürekli
geçmişle, geçmişiyle boğuşuyor. Geçmişi geleceğe bağlamaya çalışıyor. Savaşın etkilerini,
Holokost’u ve kendi Alman kimliğini hatırlamaya çalışıyor.
Uçak; kurşundan yaptığı uçak kanatları üzerindeki yine kurşundan yapılmış kitaplarla yere sıkı
sıkıya bağlanmış durumda. Uçmasına olanak yok. Belki kitaplar sayesinde başka bir uçuş
yapabilirsiniz demek istiyor. Kendisini binlerce kitaplık kütüphanesi olduğunu düşününce bu akla
yakın. Uçağın içinden çıkan afyon bitkileri ise izleyiciyi hayal dünyasına, düşlere taşımaya hazır.
Paul Celan a atfedilmiş serginin bu eseri bizi Celan’ın “Afyon ve Hafıza” adlı şiirine gönderiyor.
Harabeler, Kiefer çocukluğu savaş sonrası yıkılmış şehirlerin harabeleri içinde büyümüş bir
sanatçı. Burada tarihi çizmek yerine sembollerle bize anlatmaya çalışıyor. Onun için her yıkım
yeniden doğmak gibi. Küllerinden doğmak gibi.
Vitrinler; Kiefer için vitrinler objelerin durduğu ulaşılamaz alanlardır. Sürrealistler ve Joseph Beuys
de vitrin teması ile çokça uğraşmışlardır. Kiefer önceleri 80’li yıllarda küçük vitrinler yapmış içine
kuru bitkiler, fotoğraflar, kurşun, kumaş, kül, kum ve taşlar koymuştur. Kiefer vitrinlerinin sanatı
dışarıdaki dünyaya bağladığını, diyalektik bir bağ kurduğunu söylüyor. Ona göre yaşamla sanat
arasında sınır devamlı değişiyor.
Sanat gerçekten de böyle önemli sanatçılarla karşılaştığımızda bizi sanki yaşamın başka
boyutlarına taşıyor.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir