Kim Korkar Susan Sontag’tan?

Tek resimli fotoğraf yazısı..

Fotoğraf Felsefesi sahnesinde hangi oyuncuya baş rol verirdim diye düşündüğümde aklıma ilk önce Susan Sontag geldi. Hiç fotoğraf çekmeden fotoğraf aleminde en çok sözü edilen fotoğraf konusundaki düşünce üreten bir kişi. Roland Bartes, John Berger, hatta üçünün ilham kaynağı olduğunu düşündüğüm Benjamin Walter dururken neden Sontag diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bu sahnede rol alabilecek Vilem Fussler, Laszlo Moholy-Nagy, Laura Mulvey gibi başka isimler de var ama hiç biri değil de neden Sontag? İzninizle anlatayım… 

Bu isimlerin içinde her şeyle oynamaya eğilimli en büyük oyuncu o. Her şeyle oynamaya eğilimli, karakterinin özü bu olan, kimdir bu Susan Sontag? Kendisiyle yapılan röportajlardan birinde doğaçlama olarak kısaca, “Amerikalıyım, yazarım, sinemacıyım, anneyim, gezginim” diyor ama o kadar değil.  Cinsiyet sorunları, başta kanser ve AIDS olmak üzere sağlık sorunları, LGTB sorunları, edebiyat, fotoğrafın gücü, rock müzik, sanatçı girişimi, kişilik kavramı; Vietnam, Sırbistan ve 11 Eylül sorunları gibi bir çok konuyla yakından ilgileniyor. Her şeye meraklı, dünyada ne oluyor, ne bitiyor bilmek istiyor. Uzaktan izlemek yerine  fiziken orada olup bizzat gözlemek istiyor. Amerika, Fransa ve “Yorum” gibi değişik politik, sanatsal ve sosyo-psikolojik konular her zaman ilgisini çekiyor. Özel bir insandan, 3 yaşında okumayı ve 19 yaşında üniversitede  2 yıl içinde lisansını tamamlamayı başaran üstün bir zekadan bahsediyoruz. Sol militan bir aktivist, eleştirmen ve düşünür olarak 20. Yüzyılın ikinci yarısına, 21. Yüzyılın da ilk yirmi yılına damgasını vurmuş bir düşünür, bir eleştirmen, bir yazardan bahsediyoruz. Özel yaşamı da çok çok ilginç. Ünlü dansçı Lucinda Childs ile yaşayıp dans üzerine denemeler yapan, ünlü fotoğrafçı Annie Leibovitz ile yaşamının son 15 yılını geçiren, eşcinsel olan ama eşcinselliğini saklamadığı halde arada sırada erkeklerle de ilişki kuran bir yapısı var ve kendisini açıkça biseksüel olarak tanımlamaktadır. Annie Leibovitz ise, Sontag’ın kansere yakalandığı süreci ölümüne kadar düzenli fotoğraflıyor ve “kendisine bunu borçluydum” diyor. Toplumun ne dediğini hiçbir zaman umursamayan Sontag, hayatı dolu dolu yaşayan bir kişilik. Sabah Stendhal okuyor, ardından piyanoya geçip Beethoven çalıyor, öğlen yemeğinde sanatçı arkadaşlarıyla yemek yiyor, öğleden sonra arkadaşları ile sergi gezip, akşam üzeri konsere gidiyor.  Böylesine  meraklı ve kabuğuna sığmayan hareketli bir insan. 

Babasını çok erken yaşta kaybetmiş, sert yapıda bir anneyle büyümüş Polonyalı bir ailenin çocuğu. Daha çok denemeci olan Sontag’ın romancılığı ve sinemacılığı oldukça zayıf, romanları ve filmlerinden birer tanesi dışındakiler pek tutmuyor. En önemli eseri ise bence “Camp”adlı deneme kitabıdır.  Çocukluğunda Marie Curie gibi kimyacı olup Nobel almayı uzun süre düşlemiş ama yıllarca sonra bu fikirden vazgeçip yazmaya soyunmuş ve gazeteciliğe başlamış. Andy Warhol, Susan Sontag’ın fotoğrafını çekmiş, ressam Jasper Johns ile ilişkisi olmuş. 18 yaşındayken, 10 gün içinde karar verip yeni tanıştığı bir asistanla evlenmiş ve ondan bir oğlu olmuş. Güncesi ölümünden hemen sonra yayınlanınca ne kadar oyuncu bir kişiliği olduğu ortaya çıkmış ama bu hesaplı kitaplı bir oyunculuktur bence. Susan Sontag’ın fotoğraf konusunu diğer düşünürlerden daha fazla kurcaladığını düşünüyorum. 1973 ile 1977 yılları arasında dört yıl boyunca fotoğraf üzerine denemeler yazıyor ve dersler veriyor. 12 yaşında Nazilerin toplama kampları ile ilgili gördüğü fotoğrafların kendi yaşamını değiştirdiğini söylüyor. İlginç bir söylemle, içinin bir tarafında bir şeylerin öldüğünü, diğer tarafının ise hala ağladığını ifade ediyor. Bu fotoğrafların kendini bir daha düzelmeyecek şekilde değiştirdiğini, daha sonra dayanamayıp yırttığını söylüyor  Sontag. 12 yaşında, yaşamını o fotoğraflardan öncesi ve o fotoğraflardan sonrası diye ikiye ayırıyor. Daha sonra 2003 yılında, yani ölmeden çok kısa süre önce yazdığı yine fotoğraf üzerine olan “Başkalarının Acısına Bakmak” adlı kitabında  benzer savaş fotoğraflarına yoğunlaşıyor ve yer yer ilk yazdığı “Fotoğraf Üzerine” kitabındaki bazı söylemlerinin günahını çıkartmaya çalışıyor. İşte muhteşem Susan Sontag böyle birisi; oyuncu, provokatör, çelişkili yaşamların sahibi, dolayısıyla tam bir sahne kişiliği. Ben de kendisini işte bu yüzden çok seviyorum.

Susan Sontag’ın fotoğraflarla ilgili eserlerinde değindiği gibi “burada ve orada olmak” tanımına uygun bir şekilde yaşıyor.  Burada huzur var ama orada savaş var diyerek Vietnam’a gidiyor, Saray Bosna’ya gidiyor orada aylarca yaşıyor, Küba’ya gidiyor Castro’nun yanında duruyor. Susan Sontag fotoğrafın gücünü uzun uzun sorgulamış, Fotoğraftaki acı çeken kişiyi görmekle o acıyı çekmenin aynı şey olmadığını söylemiştir. 

Orta doğuya, İsrail-Arap Savaşı’na gidiyor orada bir film yapıyor. Haklı olarak entelektüelleri sorumluluk almamakla suçluyor. 

Aslında bütün fotoğrafların çekilmiş olduğunu ama buna rağmen her gün daha fazla fotoğraf çekilmesini  gözümüzün doymak bilmez açgözlülüğüne bağlıyor. Fotoğrafın gerçeği göstermediğini, çok daha başka bir şeylerin de olduğunu sürekli vurguluyor.

“Fotoğraf Üzerine” isimli ve her fotoğraf severin okumuş olması gereken fotoğraf kitabına bu yazımda hiç girmedim. Çünkü sadece o kitaptan bir kaç makale malzemesi çıkar ama özetlemek gerekirse kısaca şöyle anlatayım. Kitabına, Platon’un mağara alegorisi ile gerçeklik kavramı ilişkisini fotoğraf üzerinden sorgulayarak başlıyor. Ardından ayrıntılı olarak tüm fotoğraf alanlarını sayıyor ve fotoğrafların hangi duygularımızı uyandırdığını söylüyor ve daha sonra filmlere ve bazı metaforlara göndermeler yapıyor. Fotoğraf makinesine bir çok sıfat yüklüyor ve makinenin her ne kadar konusuyla doğrudan ilişkiye girmese de onu öldürdüğü, ona tecavüz ettiği gibi metaforlar üretiyor.  Fotoğrafların şok edici etkilerine odaklanıyor ve savaş fotoğrafları üzerinden ilerliyor. Fotoğrafın ilk dönemlerinde yaşamış olan önemli Amerikalı fotoğrafçıların farklı yaklaşımlarını gösteriyor ve bize biraz fotoğraf tarihi gezintisi yaptırıyor. Kitabın son bölümünde fotoğrafa dair çok sayıda özlü sözler sıralıyor. Girişte hayalini kurduğumuz sahnede başrolü neden Susan Sontag’a vermek istediğimi anlamışsınızdır sanırım. 

Sontag, kendisinden 18 yaş büyük Roland Barthes’e hayrandır ve bu nedenle hayalini kurduğum bu oyunda yardımcı oyuncu rolünü de ona vermeyi düşündüm çünkü Sontag Barthes’in düşüncelerin iyice benimsemiş ve çok etkilenmiştir. Ancak “Fotoğraf Üzerine” adlı kitabında Barthes’in ünlü “Camera Lucida” adlı kitabından esinlendiğini söyleyemeyiz. Çünkü Sontag bu kitabını Barhes’in kitabından bir kaç yıl önce yazmıştır. Tersi olmuş mudur? derseniz ona da cevabım “hayır“ olacaktır. Çünkü Barhes’in “Camera Lucida”sı tamamen farklı bir lezzette ve fotoğrafı farklı bir yaklaşımla ele almıştır. Barthes’in aslında hem kariyer açısından hem de kişilik açısından Sontag’dan farklı yapıda. 

Sahnedeki oyuncuları oluşturduktan sonra oyunun senaryosunu ona göre geliştirmenin daha akılcı olacağını düşünüyorum.

Şimdilik, Susan Sontag’ın “Fotoğraf üzerine” adlı kitabında yaptığı gibi ben de ona ait özlü sözlerle yazımı bitireyim.

“Fotoğraf biriktirmek dünyayı biriktirmektir.”  Susan Sontag 

“Yazı anlatır, fotoğraf hatırlatır.”  Susan Sontag